ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153 | English
 
Cilt : 21   Sayı : 2   Yıl : 2018
Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler


 
J Clin Psy: 21 (2)
Cilt: 21  Sayı: 2 - 2018
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTIRMA MAKALESI
1.
İstanbul’daki Mülteci Çocuklara Bakım Vermek Üzere Özelleşmiş Bir Çocuk Psikiyatri Ünitesinden Bulgular
Findings From A Specialized Child Psychiatry Unit For Care of Refugee Children in Istanbul
Veysi Çeri, Can Beşer, Neşe Perdahlı Fiş, Ayşe Arman
doi: 10.5505/kpd.2018.57070  Sayfalar 113 - 121 (78 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Günümüzde en fazla Suriyeli mülteciyi ağırlayan ülke olan Türkiye, 3,5 milyon sığınmacı/mülteciyi ağırlamakta, bu nüfusun neredeyse yarısını 18 yaş altındaki çocuklar oluşturmaktadır. Bu çalışmada, mülteci çocuklara psikiyatrik bakım vermek üzere özelleşmiş olan Marmara Üniversitesi, Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi ‘Göçmen Çocuk Ayaktan Tedavi Ünitesi'ne başvuran çocuklarda gözlenen psikiyatrik bozuklukların gözden geçirilmesi amaçlanmaktadır

YÖNTEM ve GEREÇLER: Mayıs 2017- Kasım 2017 döneminde 'Göçmen Çocuk Ayaktan Tedavi Ünitesi'ne başvurmuş olan 41 çocuğun takip dosyası geriye dönük olarak taranmış, vakaların sosyo demografik verileri ve DSM-5 sınıflama sistemine göreki tanıları analiz edilmiştir
BULGULAR: Örneklemimizi oluşturan 41 çocuktan 16(% 30,3)’sı kız 25 (% 69,7)’i ise erkek idi. Çocukların ortalama yaşları ve Türkiye’de bulunma süreleri sırasıyla 9.4±4 yıl ve 30.2±15 aydı.
Ebeveynlerin %75’i kendilerine yakın birinin öldüğünü, %87.9’u ise çocuklarının silahlı bir çatışmaya şahit olduğunu belirtmekteydi. Çocukların %45.5’i, Suriye’de ölmüş ya da yaralanmış birisini gördüklerini ifade etmekteydi.
Çocuklardan 13 (%31.7)’ünde anksiyete bozuklukları, 13 (%31.7)’ünde Dikkat eksikliği/Hiperaktivite bozukluğu, 10 (%24.4)’unda Major depresif bozukluk, 9 (%22.0)’unda Travma sonrası stress bozukluğu, 8 (%19.5)’inde Konuşma bozuklukları, 7 (%17.1)’sinde enürezis ve 4 (%9.8)’ünde Otizm spektrum bozukluğu tanısı almıştı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızın bulguları, mülteci çocukların yeni yere yerleşmelerinden yıllar sonra bile sosyal ve akademik işlevsellikleri ile yeni kültüre uyumlarını bozacabilecek geniş bir psikiyatrik bozukluk yelpazesinden muzdarip olduklarını göstermektedir.

INTRODUCTION: Turkey is the leading refugee hosting country in the world by hosting more than 3,5 million people whom almost half of them are children under age 18. We aimed to investigate psychiatric disorders that seen among kids applied to ‘Migrant Children Outpatient Treatment Unit’ of Marmara University Pendik Training and Research Hospital which is speacilized to provide psychiatric care for refugee children.

METHODS: We investigated follow up files of 41 children applied to ‘Migrant Child Outpatient Treatment Unit’ between May 2017 to November 2017 retrospectively. Socio-demographical data and diagnoses of children according to DSM-5 classification system were analyzed

RESULTS: Of the 41 children 16 (% 30,3) were girl and 25 (% 69,7) were boy. The average age and time after resettlement were 9.4±4 years and 30.2±15 months respectively. 75% of parents stated that a person close to them has died, while 87.9% reported that their children have witnessed to clashes during war. 45% children stated to have seen a dead or injured person in Syria.
Of the children 13 (%31.7) were diagnosed with anxiety disorders, 13 (%31.7) with Attention deficit/Hyperactivity disorder, 10 (%24.4) with Major depressive disorder, 9 (%22.0) with Post-traumatic stress disorder, 8 with (%19.5) speech disorders, 7 (%17.1) with enuresis and 4 (%9.8) with Autism spectrum disorder

DISCUSSION AND CONCLUSION: Our findings indicating that refugee children suffer from a wide range of psychiatric disorders which may deteriorate their social and academical functionality and entegration to the new culture years after ressetlement.


2.
Küçük Yaşta Evlendirilmek İstenen Çocuklarda Psikiyatrik Bozukluklar ve Sosyodemografik Özellikler
Psychiatric Disorders and Socio-demographic Characteristics in Children Intended to Get Married at a Young Age
Damla Eyüboğlu, Murat Eyüboğlu
doi: 10.5505/kpd.2018.46320  Sayfalar 122 - 129 (28 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı; çocuk ve ergen psikiyatri kliniğine adli değerlendirme amacıyla getirilen ve mahkemeler tarafından evlenmeye ruhi ve bedeni olarak hazır olup olmadıkları sorulan çocukları psikiyatrik açıdan değerlendirmektir. Ayrıca, bu çocukların erken yaşta evlendirilmek istenmeleri ile ilişkili olan faktörlerin belirlenmesi ve sosyodemografik özelliklerin incelenmesi diğer amaçlar arasındadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya mahkemeler tarafından evlenmeye ruhi ve beden olarak hazır olup olmadıkları sorulan 54 çocuk alındı. Tüm çocuk ve aileleri ile yapılandırılmış bir görüşme olan Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu görüşmesi yapıldı. Ayrıca WISC-R zeka testi (Wechsler Intelligence Scale for Children-Revised) uygulandı ve sosyodemografik veri formu dolduruldu.
BULGULAR: Evlendirilmek istenen çocukların % 98.1'ini (n=53) kızlar oluşturuyordu. Bu çocukların % 27.8’inde (n=15) en az bir psikiyatrik bozukluk vardı. Çocukların % 63'ü adli değerlendirmeye getirildiklerinde dini nikah ile evli olduklarını, % 18’ide nişanlı/sözlü olduklarını belirtmişlerdir. Dini nikah ile evli olanların % 44'ünün ya çocuğu vardı veya hamileydi. Çocukların hemen hemen hepsi okula devam etmiyordu (%98.1). Büyük çoğunlunun sosyoekonomik düzeyinin düşük olduğu tespit edilen bu ailelerde ebeveynlerin eğitim seviyesi de oldukça düşüktü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Düşük eğitim ve sosyokültürel seviyenin çocukları erken yaşta evlendirme ile ilişkili önemli faktörlerden olduğu düşünülmüştür. Erken yaşta evlendirilen çocuklar başta eğitim olmak üzere birçok haktan mahrum kalmakta, hamilelik ve çocuk sahibi olmak gibi durumlarla henüz bilişsel ve psikososyal gelişimlerini tamamlamadan karşılaşabilmektedir.
INTRODUCTION: The aim of the study was to psychiatrically evaluate children who brought to a child and adolescent psychiatry clinic for a forensic evaluation and asked by the courts whether they were ready to marry mentally and physically. Moreover, the determination of factors related to the intention to get these children married at a early age and the examination of socio-demographic characteristics are among the other aims.
METHODS: 54 children who were asked by the courts whether they were ready to marry mentally and physically were included in the study. The Schedule for Affective Disorders and Schizophrenia for School-Age Children-Present and Lifetime Version scale was applied. Additionally, WISC-R intelligence test was applied and a socio-demographic data form was filled i
RESULTS: 98.1 % (n=53) of the children intended to get married consisted of females. There was at least one psychiatric disorder in 27.8 % (n=15) of these children. When the children were brought to a forensic evaluation, 63% of them stated that they were married with religious marriage and 18% of them stated that they were engaged. 44% of those married with religouos marriage had children or were pregnant. Almost all children did not attend school (98.1 %). The educational level of the parents in these families, most of which were determined to have a low socioeconomic level, was considerably low.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The low level of education and socio-cultural level are considered to be among important factors related to marrying children at a young age. Children got married at a young age are devoid of many rights with education being in the first place and they may face situations such as being pregnant and having children before completing their cognitive and psychosocial development.

3.
Bir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Kliniklerinde Agresyonun ve Kısıtlama Yöntemlerinin İncelenmesi
Investigation of Aggression and Restriction Methods in Psychiatric Settings of a Training and Research Hospital
Ayşegül Savaşan, Levent Mete
doi: 10.5505/kpd.2018.70783  Sayfalar 130 - 136 (36 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Agresyon psikiyatri kliniklerinde görülen fiziksel ve psikolojik travmalara yol açabilen önemli bir sorundur. Bu araştırmanın amacı bir eğitim ve araştırma hastanesinin psikiyatri kliniklerinde görülen agresyonun ve kullanılan kısıtlama yöntemlerinin incelenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı bir araştırma olan bu çalışma Kapalı psikiyatri, Açık psikiyatri, Alkol ve Madde Bağımlılığı Araştırma Tedavi ve Eğitim Merkezi (AMATEM) kliniklerinde 1 Nisan 2014 - 31 Mart 2015 tarihleri arasında yürütülmüştür. Veriler, klinik hemşireleri tarafından olayın hemen ardından doldurulan kayıt formlarının geriye dönük olarak incelenmesi ile toplanmıştır.
BULGULAR: Kliniklerde görülen agresyon olaylarının sayısı 554’tür. Olayların çoğunluğunun kapalı psikiyatri kliniğinde olduğu, en fazla kendine zarar verme niyeti ve girişiminin görüldüğü, olayların çoğunun yaz mevsiminde, ağustos ayında ve nöbet saatlerinde gerçekleştiği bulunmuştur. Kullanılan kontrol yöntemleri incelendiğinde olayların çoğunda kontrol yöntemi kullanılmadığı ve terapötik görüşme yapıldığı; en fazla kullanılan kontrol yönteminin mekanik tespit ve mekanik tespitle birlikte uygulanan intramüsküler hibernasyon olduğu bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Agresyon olaylarının çoğunda kısıtlama yönteminin kullanılmaması olumlu bir sonuçtur. Hasta ve çalışanlar arasındaki etkileşimi arttırmaya yönelik tedavi edici ortam aktiviteleri mesai saatleri dışında da düzenlenmelidir. Psikiyatri kliniklerinde hasta ve çalışan güvenliği açısından önemli bir sorun olan agresyonun tanınması, kayıt altına alınması ve kontrol edilmesine yönelik çalışmalar yapılmalıdır.
INTRODUCTION: Aggression is a significant problem seen in psychiatric clinics, which can cause physical and psychological trauma. The aim of this study is to investigate aggression and restriction methods in psychiatric settings of a training and research hospital.
METHODS: This descriptive study was conducted in psychiatry services and the Alcohol and Substance Addiction Research Treatment and Education Center between April 1, 2014 and March 31, 2015. The data were collected retrospectively reviewing the completed registration forms immediately after the incident by the clinical nurses.
RESULTS: The number of aggression events in the services was 554. It was found that the majority of the events were intended and actual self-harm and occured in the general psychiatry service. The majority of the events were seen during shift hours in august and in summer. Examining restriction methods it was found that no restraining method was used and therapeutic interviews were conducted in the majority of events and that the most commonly used restriction methods were mechanical restraint and intramuscular medication used with mechanical restraint.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is a positive result that restriction methods were not used in the majority of events. The treatment activities must be planned outside normal working hours and in the evening to increase the interaction between patients and staff. Studies regarding recognition, reporting, controlling of aggression that became an important problem for safety of patient and staff in psychiatry services should be done.

4.
Ergenlerde Ebeveyn Ayrılığının Dürtüsellik Üzerine Etkisi
Effects of Parental Divorcement on Impulsivity in Adolescence
Soner Çakmak, Hasan Gedikli, Mehmet Emin Demirkol, Lut Tamam
doi: 10.5505/kpd.2018.44127  Sayfalar 137 - 147 (46 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Ergenlik döneminin sağlıklı bir şekilde atlatılmasında ebeveynlerin birlikteliğinin etkisi tartışılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, evli ve boşanmış çiftlerin ergen yaştaki çocukları arasında dürtü denetim düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olup olmadığının incelenmesi ve boşanma sürecinin sosyodemografik özelliklerinin ergenlerin dürtüselliği üzerindeki etkisinin araştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma 12-17 yaş aralığındaki ebeveynleri boşanmış 50 kız, 50 erkek ve ebeveynleri boşanmamış 50 kız, 50 erkek ergenin katılımıyla gerçekleştirilmiştir. Bu çalışma kesitsel bir çalışmadır.
Evli ve boşanmış ebeveynlerin ergen çocuklarının dürtü kontrol düzeyleri Barrat Dürtüsellik Ölçeği (BDÖ) ile değerlendirilerek karşılaştırılmış ve boşanmış ailelerde ebeveynlerin eğitim durumu, ergenin cinsiyeti, yaşı, ergenin hangi ebeveynde kaldığı, boşanma üzerinden geçen sürenin dürtü kontrol düzeyine etkisi incelenmiştir. p değerinin <0,05 olduğu durumlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir.

BULGULAR: BDÖ toplam puanları ve alt ölçek puanları açısından evli ve boşanmış ailelerin çocuklarında istatistiksel olarak anlamlı fark belirlenmemiştir (p=0,743). Boşanmış ailelerde ise anne ve babanın eğitim düzeyi, ergenin hangi ebeveynde kaldığı ve çocuğun cinsiyetine göre BDÖ puanlarında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmazken, boşanma sürecinden sonra geçen süre ile BDÖ puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık belirlenmiştir (p=0,002).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmanın veri analiz sonuçları boşanma olgusunun 12-17 yaş arasında ergenlerin dürtü kontrol düzeylerine etki etmediğini göstermiştir. Boşanma sürecinde 6 yaş ve daha küçük olan ergenlerin daha yüksek yaş grubunda olan ergenlere göre daha fazla dürtü denetim sorunu yaşayabileceği düşünülmüştür. Ergenlerde dürtüsellik çalışmalarının boşanma ile birlikte daha farklı etkenlerle incelenerek değerlendirilmesinin daha iyi sonuçlar vereceği değerlendirilmiştir.
INTRODUCTION: The impact of parental coexistence on overcoming the adolescence period is being discussed. The aim of this study is to examine if there is a statistically significant difference in the level of impulse control among the adolescent children of married and divorced couples and to investigate the effect of the socio-demographic characteristics of the divorce process on impulsivity of adolescents.
METHODS: Fifty girls and 50 boys ages of 12-17 with divorced parents, 50 boys and 50 girls with undivorced parents were included in the study. This is a cross-sectional study.
The impulse control levels of adolescents were compared with the Barrat Impulsiveness Scale (BIS). The effect of the educational status of the parents, the gender and the age of the adolescent, the parent with whom the adolescent live, time after divorce process on the level of impulse control were examined. The value of p<0.05 was considered as statistically significant.

RESULTS: There were no statistically significant differences between groups in total BIS scores and all subscale scores (p=0,743). In the divorced families, statistically significant difference was found between the time after the divorce and the BIS scores (P=0,002), while there was no statistically significant difference between the education levels of the parents, the parent with whom the adolescent live and the gender of adolescent.
DISCUSSION AND CONCLUSION: According to this study, divorce did not effect the impulse control levels of adolescents between 12-17 years. Adolescents aged 6 years or younger in the divorce process were thought to have more impulse control problems than olders. It was thought that evaluation of divorcement and different factors would give better results in studies about impulsivity in adolescence.

5.
Bir psikiyatri kliniği yataklı birimi hastalarında psikotik bozukluk ve madde kullanım bozukluğu birlikteliği: Retrospektif bir çalışma
Comorbidity of psychotic disorder and substance use disorder in a psychiatry inpatient unit: A retrospective study
Ebru Aldemir, Umut Baklacı, Ali Saffet Gönül
doi: 10.5505/kpd.2018.29491  Sayfalar 148 - 153 (30 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Psikotik bozukluk ve madde kullanım bozukluğu birlikteliği sık görülmektedir. Araştırmalar bu birlikteliğin, büyük bir ruhsal sağlık sorunu olduğunu ortaya koymaktadır. Bu çalışmanın amacı, yatarak tedavi gören psikotik bozukluk tanılı erkek hastalarda, yasa dışı madde kullanımı olan ile olmayan olgular arasındaki sosyodemografik ve klinik farklılıkları incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmada, Ege Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı Erkek Servisi’nde Ocak 2013 ile Aralık 2016 tarihleri arasında yatarak tedavi gören, DSM-5’e göre “Şizofreni Açılımı Kapsamında ve Psikozla Giden Diğer Bozukluklar” kategorisi altında yer alan tanıları karşılayan 237 hastanın dosyası incelendi.
BULGULAR: 237 olgunun %16’sının hayatının herhangi bir döneminde madde kullanımının olduğu saptandı. Madde kullanım bozukluğu olan olguların madde kullanım bozukluğu olmayan olgulara göre yaş ortalaması daha küçük, eğitim süresi daha kısaydı. Madde kullanım öyküsü olan olguların %76.3’ünde ilk psikotik dönemde madde kullanımı öyküsü mevcuttu. İlk psikotik döneminde madde kullanımı olan olguların %72.4’ünde, madde kullanımı olan tüm olguların %68.4’ünde en çok tercih edilen madde esrardı. Madde kullanımı olan olgularda tedaviye uyum daha kötüydü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgularımız, psikotik bozukluğa madde kullanım bozukluğu eşlik ettiğinde; psikotik belirtilerin başlangıç yaşının düştüğünü, eğitim süresinin kısaldığını ve tedaviye uyumun bozulduğunu göstermektedir. Bu sonuçlar, nicel analiz yöntemlerinin kullanıldığı uzunlamasına çalışmalarla desteklenmelidir.
INTRODUCTION: Comorbidity of psychotic disorder and substance use disorder is common. Studies demonstrate that this comorbidity constitutes a major mental health problem. The aim of this study is to investigate socio-demographic and clinical differences between illicit drug users and non-users in hospitalised male patients diagnosed with psychotic disorder.
METHODS: This was a retrospective study evaluating files of 237 inpatients treated between January 2013 and December 2016 in Ege University Department of Psychiatry Male Inpatient Unit with diagnosis of Schizophrenia Spectrum and Other Psychotic Disorders according to DSM-5.
RESULTS: Of 237 participants, 16% had a lifetime use of an illicit drug. Participants with substance use disorder had a smaller mean age and shorter duration of education than participants without substance use disorder. Of all the participants with a history of substance use, 76.3% had a history of substance use in the first episode of psychosis. The most preferred substance in 72.4% of the participants with substance use during the first psychotic episode and in 68.4% of all the participants with substance use was cannabis. Treatment compliance was worse in the participants with substance use.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our findings show that, when psychotic disorder is comorbid with substance use disorder, age of onset of psychotic symptoms decreases, duration of education shortens and treatment compliance deteriorates. These results should be supported by longitudinal studies using quantitative analysis methods.

6.
Yazılı Duygusal Dışavurum Paradigması: Kanser Hastalarının Eşlerinde Travma Sonrası Stres Belirtileri ve Travma Sonrası Gelişim Üzerindeki Etkileri
Written Emotional Disclosure Paradigm: Effects on Posttraumatic Stress Symtoms and Posttraumatic Growth among Spouses of Cancer Patients
Didem Acar, Gülay Dirik
doi: 10.5505/kpd.2018.48343  Sayfalar 154 - 167 (30 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada travmatik durumlara uygun bir müdahale yöntemi olan yazılı duygusal dışavurum paradigmasının travma sonrası stres belirtileri ve travma sonrası gelişime etkisinin kanser hastalarının eşlerinde test edilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmanın örneklem grubunu Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Anabilim Dalına başvuran ve en az 6 aydır kanser teşhisi olan 50 hastanın eşi (35 kadın, 15 erkek) oluşturmuştur. Katılımcıların yaşları 37-70 (Ort.=53.66, S=7.69) arasında değişmektedir. Katılımcılar birbirini takip eden 4 günde 15 dakika yazmak üzere üç koşuldan birine seçkisiz atanmıştır: olumlu, olumsuz ve olumsuz+olumlu (karma) yazılı duygusal dışavurum. Tüm katılımcılara sosyodemografik bilgi formu; ilk yazma seansından önce, 4. yazma seansından sonra ve 1 ay sonra da Olay Etkisi Ölçeği-Gözden Geçirilmiş ve Travma Sonrası Gelişim Ölçeği uygulanmıştır.
BULGULAR: Araştırma sonuçları yazılı duygusal dışavurumun travmatik belirtiler ve travma sonrası gelişim üzerinde anlamlı etkisinin olmadığını göstermekle birlikte katılımcıların travma sonrası gelişim toplam puan, ‘diğerleri ile ilişkilerde değişim’ ve ‘yaşam felsefesinde değişim’ alt boyutlarının düzeylerinde yazma öncesinden sonrasına zamana bağlı bir artış olduğunu göstermiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Travma sonrası gelişim için yazma öncesinden yazma sonrasına gözlenen artış bu müdahalenin koruyucu sağlık hizmetleri için önemli olabileceğini düşündürmüştür.
INTRODUCTION: The aim of this study was to test the effects of written emotional disclosure paradigm which is an proper intervention method for traumatic situations on posttraumatic stress symptoms and posttraumatic growth among spouses of cancer patients.
METHODS: A total of 50 spouses (35 women, 15 men) of patients who are within more than 6 months of cancer diagnosis and admitted Uludağ University Faculty of Medicine Medical Oncology Department were included in this study. Participants age ranged from 37 to 70 (M=53.66, SD=7.69). Participants were randomly assigned to one of the three conditions to write during 15-min sessions in 4 consecutive days: positive, negative and negative + positive (mixed) written emotional disclosure. Sociodemographic Information Form; before the first writing session, after the fourth writing session and 1 month later Impact of Event Scale-Revised and Posttraumatic Growth Inventory were administered to all participants.
RESULTS: Results of the study showed that written emotional disclosure had no significant effect on traumatic symptoms and posttraumatic growth. However, there was a time-dependent increase on posttraumatic growth total score and ‘changes in relationship with others’ and ‘changes in philosophy of life subscales from pre-writing to post-writing.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The increase observed in posttraumatic growth from pre-writing to post-writing suggests that this intervention may be important for preventive health services.


7.
Geleceğe Yönelik Öngörüler Ölçeği Geçerlik ve Güvenirlik Çalışması
Subjective Probability Task Validity and Reliability
Hasan Ergüler, Ayşegül Durak Batıgün
doi: 10.5505/kpd.2017.76376  Sayfalar 168 - 176 (109 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Son yıllarda yapılan çalışmalarda, bilişsel-davranışçı terapi esnasında gelecekle ilgili öngörüler üzerinde çalışılmasının, bireyin başa çıkma stratejileri ve sağlıklı düşünme yetileri elde etmesine olanak sağlayabileceği üzerinde durulmaktadır. Bu noktada, bireylerin geleceğe yönelik öngörülerinin belirlenmesinde kullanılabilecek ölçme araçları önem kazanmaktadır. Türkiye’de konuya ilişkin alanyazın incelendiğinde, bilişsel kuram çerçevesinde geliştirilen ve Türkçe’ye uyarlanan ölçekler arasında geleceğe yönelik öngörülere odaklanan bir ölçeğin bulunmadığı göze çarpmaktadır. Bu nedenle çalışmanın amacı, Geleceğe Yönelik Öngörüler Ölçeği’ni (MacLeod, 1996) Türkçe’ye çevirerek psikometrik özelliklerini belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya Ankara Üniversitesi’nde öğrenim gören 198 öğrenci katılmıştır. Geleceğe Yönelik Öngörüler Ölçeği’nin yanı sıra, Beck Depresyon Envanteri, Otomatik Düşünceler Ölçeği ve Fonksiyonel Olmayan Tutumlar Ölçeği Kısa Formu kullanılmıştır. Ölçeğin doğrulayıcı faktör analizleri ikinci bir örneklem üzerinde yapılmıştır.
BULGULAR: Yapılan açımlayıcı faktör analizi sonucunda, olumlu öngörüler (α=.86) ve olumsuz öngörüler (α=.90) olmak üzere iki faktör bulunmuş; bu yapı doğrulayıcı faktör analizi ile desteklenmiştir. Diğer istatistik analiz sonuçları da ölçeğin geçerliğine ilişkin kanıtlar sunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Geçerli ve güvenilir olduğu saptanan Geleceğe Yönelik Öngörüler Ölçeği’nin depresyon belirtilerinin şiddeti ve yapısının belirlenmesi bağlamında, hem kuramsal hem de önleme, tanı ve tedavi amaçlı çalışmalarda kullanılabileceği görülmektedir.
INTRODUCTION: Recent studies highlighted the importance of future prospections in cognitive-behavioural therapy for the promotion of healthy coping strategies and thinking patterns. This means a concomitant line of research on developing appropriate psychometric measures for the assessment of future prospections assumes significant importance. Literature review of published research in Turkish revealed a lack of empirically grounded scales on future prospections based on cognitive-behavioural theories. Therefore, this study aimed at translating the Subjective Probability Task (MacLeod, 1996) into Turkish and identifying its relevant psychometric properties.
METHODS: Study sample consisted of 198 voluntary university students studying in Ankara University, Turkey. In addition to the Subjective Probability Task, we also used Beck Depression Inventory, Automatic Thoughts Questionnaire, and Dysfunctional Attitudes Scale – Short Form. Confirmatory factor analysis was done with a separate sample of university students.
RESULTS: The results of exploratory factor analysis conducted revealed a two-factor model: positive prospections (α=.86) and negative prospections (α=.90). This model was supported by a confirmatory factor analysis conducted, and other statistical tests that followed gave further insights on the validity of the scale in Turkish.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Subjective Probability Task was found to be a valid and a reliable test for use in the study of depression symptom structures and severity. The test is seen as a valuable instrument for theoretical conceptualizations as well as preventative measures, and can be used in studies focusing on the diagnosis and treatment of the debilitating disease.

DERLEME
8.
Psikoz tanılı hastalarda kritik dönem: “Tedavisiz Geçen Psikoz Süresi” ve sosyal belirleyicileri
The critical period in patients with psychosis:
Gamze Akçay Oruç, Bülent Kadri Gültekin
doi: 10.5505/kpd.2018.38258  Sayfalar 177 - 183 (37 kere görüntülendi)
Psikoz tipik bir başlangıç şekli olmayan, farklı biçimlerde karşımıza çıkabilen psikiyatrik bir hastalıktır. Psikotik bozukluklar en fazla yeti yitimine yol açan hastalıklar arasındadır. Psikozun esas yıkıcı etkisi özellikle hastalığın başladığı ilk yıllarda görülmektedir. Dolayısıyla bu süreç müdahale için en kritik dönem olmasına rağmen hastaların çoğunun bu dönemi uzun süre tedavisiz geçirdiği saptanmıştır. Pek çok çalışma tedavisiz geçen psikoz süresinin hastalığın şiddetini, antipsikotik tedavi yanıtını, prognozu, sosyal işlevsellik düzeyini belirgin derecede etkilediğini göstermiştir. Hastalık için oldukça belirleyici olan tedavisiz geçen psikoz süresinin önemli bir diğer yönü ise etkin bir müdahalenin yapılabileceği, değiştirilebilir ve önlenebilir bir faktör olmasıdır. Tedavisiz geçen psikoz süresini uzatarak tedavide gecikmeye yol açan etkenlerin saptanması ve bu etkenlere yönelik müdahale yöntemlerinin geliştirilmesi, psikotik bozuklukların seyrini olumlu yönde değiştirebilecek bir alan olarak umut vadetmektedir. Yapılan çalışmalar tedavisiz geçen psikoz süresinin hastanın ve ailenin hastalıkla ilgili bilgi ve tutumları, eğitim seviyeleri, sosyoekonomik düzeyleri ile damgala(n)ma, sağlık hizmetine erişim, ailede psikoz öyküsü gibi çok sayıda psikososyal belirleyicisinin olduğunu göstermiştir. Bu çalışmada tedavisiz geçen psikoz süresinin önemi ve belirleyicileri üzerine yapılan çalışmaların değerlendirilmesi amaçlandı.
Psychosis is a psychiatric disorder that can occur in different forms does not have a typical beginning. Psychotic disorders are amongst the mental illnesses which cause disability mostly. The main destructive effect of psychosis is seen especially in the first years of illness. Although this period was the most critical period for intervention, found that most of the patients have been without treatment for a long time. Many studies have indicated that the duration of untreated psychosis impacts significantly the severity of the disease, response to antipsychotic treatment, prognosis and social functioning. The another important aspect of duration of untreated psychosis, which is quite determinant on the disease, is the malleable and preventable factor with an effective intervention. The identification of the factors that cause delay in treatment which extends the duration of untreated psychosis and the development of interventional methods for these factors are promising as an scope that can positively change the course of psychotic disorders. Studies indicated that, duration of untreated psychosis has many psychosocial determiners such as the knowledge and attitude with respect to disease, the education level and the socioeconomical status of patient and family, stigmatization, access to healthcare service and family history of psychosis. In this study, it was aimed to assess the studies on the importance and determinants of duration of untreated psychosis.

9.
Depresyonun duygu düzenleme süreçlerinin incelenmesi
Evaluating emotion regulation processes of depression
Cansu Alsancak Akbulut
doi: 10.5505/kpd.2018.24855  Sayfalar 184 - 192 (26 kere görüntülendi)
Duygu düzenleme hangi duygulara sahip olunduğunu, bu duyguların hangi zamanlarda ne şekilde yaşanıp ifade edildiğini belirleyen süreçler olarak tanımlanmaktadır. Duygu düzenleme becerilerindeki aksaklıklar; birçok psikopatolojinin ortaya çıkmasında ve devam etmesinde rol oynamaktadır. Kişilerin günlük hayatta bilişsel, bedensel ve davranışsal alanlarda işlevselliğini bozan depresif belirtilerin ortaya çıkmasında ve devam etmesinde de duygu düzenleme süreçlerindeki güçlükler rol oynamaktadır. Depresif bireylerdeki olumsuz duygudurum, içerikten bağımsız olarak hem olumlu hem de olumsuz uyaranlar karşısında süreklilik göstermektedir. Duygu düzenleme stratejilerinden ruminasyon ve bastırma depresif duygudurumu sürdürücü bir rol oynarken; yeniden değerlendirme, kabullenme ve bakış açısı değiştirme olumlu etkiler göstermektedir. Ancak, duygu düzenleme stratejilerinin işlevselliği kişilerin özelliklerine, sosyal bağlama ve duygusal bağlama göre farklılaşabilmektedir. Yapılan araştırmaların bulguları doğrultusunda, depresyona öncülük eden ve devam etmesine katkı sağlayan mekanizmalar duygu düzenleme süreçleri bağlamında incelenecektir. Ayrıca, depresyonun duygu düzenleme ile ilişkisinde ortaya çıkan kişisel farklılıklara ilişkin bilgiler aktarılacaktır. Son olarak, alan yazında yer alan çalışmalar özetlenecek ve gelecekte yapılacak çalışmalar için önerilerde bulunulacaktır.
Emotion regulation defined as which emotional processes that people have and how these processes are experienced and expressed. Difficulties in emotion regulation abilities are one possible mechanisms that play role in several psychopathologies. Depressive symptoms, which create difficulties in individuals’ cognitive, somatic, and behavioral domains in everyday life can be explained by difficulties in emotion regulation abilities. Negative mood that depressive people have do not dependent on context and maintains when facing both positive and negative stimuli. The negative and long term effects of depressive mood are related with the use of maladaptive emotion regulation strategies and deficiency in the usage of adaptive emotion regulation strategies. Depressive mood usually maintains while using rumination and expressive suppression. On the other hand, depressive mood usually decreases while using reevaluation, acceptance, and changing the viewpoint regarding the situation. Nevertheless, functionality of emotion regulation strategies may differ based on features of individuals, social context, and emotional context. In the light of previous studies, the relation between depression and emotion regulation processes will be examined and the information regarding individual differences will be explained, as well. Finally, the studies in the literature will be summarized and suggestions were included for future studies.

OLGU SUNUMU
10.
'Deri Yolma Bozukluğu': Bir olgu sunumu
'Skin Picking Disorder': A case report
Burak Okumuş, Çiçek Hocaoğlu
doi: 10.5505/kpd.2018.48403  Sayfalar 193 - 199 (30 kere görüntülendi)
Özet
Deri yolma bozukluğu, dermatolojik bir problem olmaksızın, deri dokusunda hasara neden olan, cildin aşırı ve yineleyici şekilde yolunması ile karakterize bir tablodur. Normal yolma davranışından farklı olarak psikojenik deri yolma yineleyicidir ve deride ciddi biçimde hasara hatta hayati tehlike oluşturacak sonuçlara neden olabilir. Bazı hastalar sık ancak kısa süren yolma atakları tanımlarken, bazıları da daha seyrek olan ama birkaç saat süren ataklar tanımlamaktadır. Ruhsal bozuklukların tanısal ve istatistiksel el kitabı (DSM) 5’e kadar sınıflandırma sistemlerinde ayrı bir tanı kategorisi olarak yer almayan deri yolma bozukluğu DSM-5’de Obsesif Kompulsif Bozukluk ve İlişkili Bozukluklar kategorisinde bağımsız bir tanı olarak yer almıştır. Bu çalışmada psikiyatri polikliniğimize yüz, her iki kol ve bacakta belirgin açık yaraları olan deri yolma yakınmasıyla başvuran 35 yaşındaki kadın hastanın fluoksetin 40 mg/gün, olanzapin 10 mg/gün olarak düzenlenen tedavisi literatür bilgileri ışığında tartışılmıştır.
Skin picking disorder is not a dermatological disorder and it is a table characterized with picking skin excessively and repetitively, leading to damage in skin tissue. Unlike normal picking behaviour, psychogenic skin picking is repetitive and it can lead to severe damage in the skin and even compli-cations which constitute vital danger. While some patients define frequent but short lasting picking attacks, others define rarer attacks which last a few hours. Skin picking disorder, which is not included in the classification systems up to DSM-5 as a separate diagnosis category, is included as an independent diagnosis in Obsessive Compulsive Disorder and Associated Disorders category in DSM-5. In this study, the treatment of fluoxetine 40 mg/ day and olanzapine 10 mg/day in a 35-year-old female patient who admitted to our psychiatry outpatient clinic with obvious open sores on both arms and legs will be presented in the light of literature information.

11.
Tek doz venlafaksin kullanımından sonra gelişen akatizi sonrası özkıyım girişimi olan nadir bir olgu sunumu
A rare case with suicide due to akathisia after use of single dose venlafaxine
Nermin Gündüz, Fatma Eren, Hatice Turan, Zeynep Yıldız Akbey
doi: 10.5505/kpd.2018.82905  Sayfalar 200 - 203 (81 kere görüntülendi)
Akatizi öznel bir huzursuzluk hissi ve baskılanamayan hareket isteği ile karekterizedir. Hastalarda akatizi ile bağlantılı olarak görülebilen özkıyım davranışı ise ciddi zarar verici davranışlardan biridir ve hızlı müdahale gerektirir. Venlafaksine bağlı akatizi olguları yazına bakıldığında birkaç olgu olarak bildirilmiş olmakla birlikte gerçek görülme oranının ne olduğu henüz tam bilinmemektedir. Antidepresanlara bağlı yan etkilerin çok yakından takip edilmesi ve geri dönüşümsüz durum ortaya çıkmadan hızlı müdahale edilmesi gerektiği unutulmamalıdır Biz bu yazımızda psikiyatri dışı bir endikasyonla başlanan venlafaksin tedavisini takiben, hızlı gelişen akatizi ve özkıyım girişimi ortaya çıkan bir olguyu tartışmayı amaçladık.
Akathisia is a movement disorder characterized by an inner sense of unease, unrest and dysphoria.Suicidal behavior related with akathisia in patients is one of serious harmful behaviors and requires rapid intervention.There is limited number of cases about venlafaxine-associated akathisia in the literature, but it is not still yet known exactly what the actual incidence is.Side effects associated with antidepressants should be closely monitored and should be kept in mind without irreversible conditions. In this case report we will conclude about a case in which rapid development of akathisia and suicidal behavior occurs following venlafaxine treatment initiated with a non-psychiatric indication.

 
 
Copyright © 2018 Klinik Psikiyatri. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale