ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
 
Volume : 22   Issue : 2   Year : 2019
Current Issue Published Issues Ahead of Print Most Accessed Articles


  J Clin Psy: 22 (2)
Volume: 22  Issue: 2 - 2019
Hide Abstracts | << Back
EDITORIAL
1.Why is autism on the rise?
Sevcan Karakoç Demirkaya
doi: 10.5505/kpd.2019.84755  Pages 123 - 124
Abstract | Full Text PDF

RESEARCH ARTICLE
2.Increased serum levels of NMDA receptor antibodies in female patients with bipolar disorder (eng)
Deniz Ceylan, Pınar Akan, Kerim Doyuran, Güneş Can, Ayça Erşen, Emre Mısır, Ayşegül Özerdem
doi: 10.5505/kpd.2018.54154  Pages 125 - 138
GİRİŞ ve AMAÇ: N-metil-D-aspartat reseptörlerini (NMDA-R) hedef alan antikorlar nedeniyle glutamaterjik ve Gamma amino butirik asit (GABAerjik) dengenin bozulmasının bipolar bozukluk ile otoimmün hastalık arasındaki ortak yolaklardan biri olabileceği düşünülmektedir. Kanıtlar, kadınların otoimmün hastalıklara duyarlı olduğunu göstermekte. ve otoimmünite araştırmalarında biyolojik cinsiyete özgü bir yaklaşımı desteklemektedir.
Bu araştırma, bipolar bozukluğu olan ötimik hastaların serumlarında NMDA-R antikorlarının konsantrasyonlarını ve trombositlerinin yüzeylerindeki NMDA ve GABA reseptörlerinin yoğunluğunu sağlıklı kontrollerinkilerle karşılaştırmalı olarak değerlendirmeyi; ve cinsiyetin NMDA-R antikorlarının serum konsantrasyonlarına ve trombositler üzerindeki NMDA ve GABA reseptörlerinin yoğunluğuna etisini saptamayı amaçlamaktadır..
YÖNTEM ve GEREÇLER: DSM IV’ e göre bipolar bozukluk tanısı olan 27 ötimik hastanın (16 kadın, 11 erkek) ve 33 sağlıklı bireyin (17 kadın, 16 erkek) serum örneklerinde NMDA antikor IgG düzeyleri ELİZA yöntemi ile saptandı. NMDA ve GABA reseptörlerinin trombositler üzerindeki yoğunluğu immünositokimyasal yöntemler kullanılarak araştırıldı.
BULGULAR: Bipolar bozukluğu olan hastaların serumlarında sağlıklı bireylerinkilere göre daha yüksek NMDA-R antikoru düzeyleri saptandı (p <0.001). Her iki grupta NMDA ve GABA reseptörünün trombosit yüzeylerindeki yoğunlukları benzerdi. NMDA-R antikor düzeylerinin hastalık varlığı ve cinsiyetin tarafından etkilendiği saptandı (F = 5.813, df = 1, p = 0.020). Serum Lityum düzeyleri, yaş, cinsiyet, beden kitle indeksi ve sigara kullanımı açısından düzeltilmiş olarak, serum NMDA reseptör antikorları ile anlamlı negatif lineer ilişki göstermiştir (F= -56.26, t = -2.52, p = 0.015, CI: -101.12/-11.40).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgularımız, bipolar bozukluğun patofizyolojisinde, özellikle kadın hastalarda, NMDA-R antikorlarının olası rolünü işaret etmektedir.
INTRODUCTION: Glutamatergic / GABAergic imbalance due to autoimmune antibodies targeting N-methyl-D-aspartate receptors (NMDA-R) is considered to be one of the shared pathways between bipolar disorder (BD) and autoimmune diseases. Evidence shows female vulnerability to autoimmune disorders, and suggests a sex-specific approach in autoimmunity research in BD.

We aimed to assess serum concentrations of NMDA-R antibodies and density of NMDA and GABA receptors on platelets in euthymic patients with BD in comparison to healthy individuals; and to determine the impact of sex on serum concentrations of NMDA-R antibodies and the density of NMDA and GABA receptors on platelets.
METHODS: NMDA antibody IgG were detected in serum samples of 27 DSM IV euthymic patients with bipolar disorder (16 females, 11 males) and 33 healthy individuals (17 females, 16 males), using ELISA method. The densities of NMDA and GABA receptors on platelets were investigated using immunocytochemical methods.
RESULTS: Patients with BD presented higher serum levels of NMDA-R antibodies in comparison to healthy individuals (p < 0.001). The densities of NMDA and GABA receptor on platelets were similar in both groups. The NMDA-R antibody levels were influenced by both diagnosis and sex (F = 5.813, df = 1, p = 0.020). Tserum lithium levels showed a significant linear association with the serum NMDA-R antibody levels even adjusting for age, sex, body mass index (F= -56.26, t = -2.52, p = 0.015, CI: -101.12/-11.40).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our findings support a potential role of NMDA-R antibodies in the underlying pathophysiology of BD, particularly for females.

3.Theory of mind and related factors in parents of children diagnosed with autism spectrum disorders (tur)
Tayfun Kara, Semra Yılmaz
doi: 10.5505/kpd.2018.83007  Pages 139 - 147
GİRİŞ ve AMAÇ: Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) temellerini oluşturan bozulmalar Zihin Kuramı (ZK) ile açıklanmaktadır. Çalışmamızda OSB’li bireylerin ebeveynlerinde ZK ile ilişkili olabilecek sosyodemografik özellikler ve psikiyatrik bozuklukları cinsiyet farklılığı bağlamında inceledik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma OSB tanılı çocuğa sahip 84 aile (anne, baba ve OSB tanılı çocuk – 252 katılımcı) ile yapıldı. Ebeveynlerin Zihin Kuramı değerlendirilmesi için Gözlerden Zihin Okuma Testi (Gözler Testi) uygulandı. Ebeveynler ayrıca, Sosyodemografik Bilgi Formu, Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ile değerlendirildi. Çocukların otizm şiddetini değerlendirmek için Çocukluk Otizmi Derecelendirme Ölçeği (ÇODÖ) uygulandı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak karşılaştırıldı.
BULGULAR: Ebeveynlerin Gözler Testi, BAÖ, TAÖ skorları açısından aralarında anlamlı fark olmadığı görüldü. Annelerin BDÖ skorunun babalardan anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü (p=0.009). OSB şiddeti hafif olan ve komorbid hastalığı olmayan çocukların ebeveynlerinde Gözler Testi skorunun daha yüksek olduğu saptandı. Çocuğun ÇODÖ skoru ile ebeveynlerin Gözler Testi skoru arasında negatif yönlü (r=-0,528 p=<0.0001 / r=-0,473 p=<0.0001) anlamlı ilişki olduğu saptandı. Ebeveynlerin TAÖ skoru ile Gözler Testi skorları arasında negatif yönlü korelasyon olduğu saptandı (r=-0,303 p=0,005 / r=-0,327 p=0,002).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocuklarda OSB şiddeti arttıkça ebeveynlerde ZK’ya dair bozukluğun arttığı görüldü ancak cinsiyetler arasında farklılaşma saptanmadı. OSB semptomları şiddetli olan çocukların ebeveynlerine dair daha geniş kapsamlı ZK çalışmalarına ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz.
INTRODUCTION: Impairments constituting the basis of Autism Spectrum Disorder (ASD) are explained in terms of theory-of-mind (ToM). Our study investigated psychiatric disorders and sociodemographic characteristics potentially associated with ToM in the parents of children with ASD in the context of gender variation.
METHODS: The study involved 84 families with a child diagnosed with ASD (mother, father and child with ASD - 252 participants). The Reading the Mind in the Eye Test (RMET) was applied to evaluate parental ToM. Parents were also assessed using a Sociodemographic Information Form, the Toronto Alexithymia Scale (TAS), the Beck Depression Inventory (BDI) and the Beck Anxiety Inventory (BAI). The Childhood Autism Rating Scale (CARS) was applied to assess severity of autism in children. The data obtained were subjected to statistical comparisons.
RESULTS: No statistically significant difference was determined between parents’ RMET, BAI, or TAS scores. Mothers’ BDI scores were significantly higher than those of fathers (p=0.009). Higher RMET scores were determined in parents of children with mild ASD and no accompanying disease. Significant negative correlation was determined between children’s CARS scores and parental RMET scores (r=-0.528 p=<0.0001 / r=-0.473 p=<0.0001). Maternal and paternal RMET scores decreased as parental TAS scores increased. Negative correlation was determined between parental TAS and RMET scores (r=-0.303 p=0.005 / r=-0.327 p=0.002).
DISCUSSION AND CONCLUSION: ToM disturbance in parents increased with severity of ASD in children, although no gender difference was determined. Further ToM studies involving parents of children with severe ASD are now needed.

4.The association of occupational profile with job satisfaction, burnout, and depression in physicians from three different hospitals in Turkey (eng)
Başak Şahin, Esra Musaoğlu, Bilge Doğan, Armağan Yıldırım, Tayyibe Arslan, Hasan Şahin
doi: 10.5505/kpd.2019.73792  Pages 148 - 156
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma Türkiye'deki farklı bölgelerden gelen tıp doktorlarının iş doyumu, tükenmişlik ve depresyon puanı ‎düzeylerini karşılaştırmayı amaçlamıştır.‎
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ekim 2013'te Türkiye'den üç şehirde kesitsel bir çalışma yapıldı. ‎Katılımcılardan; bir demografik bilgi anketi, Minnesota Memnuniyet Anketi (Dahili iş ‎memnuniyeti-IWS ve Harici iş memnuniyeti-EWS), Beck Depresyon Envanteri (BDI), ‎Maslach Tükenmişlik Envanteri (MBI), Maslach Duygusal Tükenme Puanı (MEES) ve ‎Maslach Kişisel Başarı Puanı (MPAS)’nı kendilerinin doldurması istendi.‎
BULGULAR: Ortalama (± SD) Toplam iş memnuniyeti puanı 66.2 ± 12.6 idi. Toplam 118 ‎katılımcı BDI’dan 10 veya daha az puan alırken, 40 katılımcı 11 veya daha yüksek puan aldı. ‎Yetersiz duyarsızlaşma, duygusal tükenme ve kişisel başarı oranları sırasıyla % 18,6 (n = 29) ‎‎,% 5.8 (n = 9) ve % 81.9 (n = 127) idi. şehirler. Şırnak ve Hakkari'deki doktorların çoğu daha ‎gelişmiş olan Çanakkale'ye göre daha genç, bekâr ve daha az deneyimliydi (p <0.05).‎
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bir hiyerarşik regresyon analizinde; diğer faktörlerden bağımsız olarak MPAS ve ‎MEES toplam iş memnuniyeti puanının yordayıcılarıydı. MPAS ve MEES iş tatminini ‎etkileyen en önemli bağımsız değişkenlerdir. Streslerin azaltılması ve motive edici ve ‎destekleyici bir ortamın sağlanması, iş tatminini artırmada yardımcı olabilir.‎
INTRODUCTION: This study aimed to compare job satisfaction, burnout, and depression scores of medical doctors from different regions ‎in ‎Turkey. ‎
METHODS: A cross-sectional study ‎was performed during October 2013‎‏ in three cities ‏‎‎from ‎Turkey. Participants were asked to self-administer ‏a demographic information questionnaire, ‎the Minnesota Satisfaction Questionnaire (Internal work satisfaction-IWS and External work ‎‎satisfaction-EWS), the Beck Depression Inventory (BDI), ‎the Maslach Burnout Inventory ‎‎(MBI), Maslach Emotional Exhaustion Score (MEES), ‎and ‎Maslach Personal Accomplishment ‎Score (MPAS).‎ ‎
RESULTS: Mean (±SD) Total work satisfaction score‎ was ‎66.2±‎12.6‎. 118 ‎participants had BDI ‎scores of 10 or less while 40 participants had 11 or ‎higher scores. Proportions for poor ‎depersonalization, emotional exhaustion, and personal ‎accomplishment were 18.6% (n=29), ‎‎5.8% (n=9), and 81.9% (n=127) respectively.‎ There were significant differences concerning ‎some variables between the three cities. ‎Most of the doctors in Şırnak and Hakkari were ‎younger, single, and less experienced compared to the more developed Çanakkale (p<0.05). ‎
DISCUSSION AND CONCLUSION: In a hierarchical regression analysis, independent of the other factors, MPAS ‎and MEES were predictors of the total job ‎satisfaction score. MPAS ‎and MEES are the most ‎‎significant independent variables affecting job satisfaction. Decreasing stressors and ‎assuring ‎a motivating and supportive environment may ‎prove to ‎be helpful in the enhancement ‎of job ‎satisfaction. ‎

5.Sexual physical abuse in personality disorder: Menderes Personality Disorder research results (tur)
Hülya Arslantaş, Orkun Erkayıran, Çiğdem Dereboy, Mehmet Eskin, Ferhan Dereboy
doi: 10.5505/kpd.2019.44265  Pages 157 - 168
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma çocukluk travmasının farklı türleri ile DSM-IV kişilik bozuklukları arasındaki ilişkiyi araştırmak amacı ile boylamsal olarak yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmanın verileri batıda bir ilde bir üniversitenin Psikiyatri kliniğinde ve polikliniğinde 2010-2013 yılları arasında tedavi gören 120 hastadan toplanmıştır. Hastalar hem SCID-II yoluyla DSM-III-R kişilik bozuklukları ölçütleri yönünden, hem de DSM-IV-TR eksen I patolojileri yönünden değerlendirilmiştir. Çocukluk travmasının farklı türleri istismar öyküsü taramaya yönelik anket formu ile toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesi ki kare analizi ile ilişkinin derecesi ise olasılık oranı ile yapılmıştır.
BULGULAR: Araştırmaya yaşları 16 ile 63 yıl arasında değişen toplam 120 (80 kadın, 40 erkek) psikiyatri hastası katılmıştır. Katılımcıların %65’i ayaktan, %35’i serviste yatarak tedavi görmekteydi. Çalışmaya katılan hastaların %66,7’si genel kişilik bozukluğu tanı ölçütlerini karşılamakta idi. Psikiyatri hastalarının yaklaşık %32’si cinsel istismara, %70'i ise fiziksel istismara uğradığını bildirmiştir. Sınır kişilik bozukluğu ile cinsel istismar sıklığı arasında anlamlı düzeyde bir ilişkinin olduğu ve sınır kişilik bozukluğu tanılı hastaların cinsel istismar öyküsü verme olasılıklarının diğer hastalarla karşılaştırıldığında yaklaşık altı kat daha fazla olduğu bulunmuştur. Genel tanı ölçütlerini karşıladığı konusunda görüş birliğine varılan 80 hastanın 56’sı (%70) herhangi bir yaşta fiziksel istismara maruz kaldığını belirtirken, bu oran kişilik bozukluğu tanısı almayan 40 hasta arasında %65 bulunmuştur. Spesifik kişilik bozukluğu tanıları ile fiziksel istismar öyküsü arasındaki ilişkiyi incelemeye yönelik analizlerin sonuçları sınır kişilik bozukluğu tanısı alan hastalar arasında fiziksel istismara maruziyetin görece daha yüksek oranlarda bildirilebileceğini (Olasılık Oranı; 6,6 kat) ortaya koymaktadır. Sınır kişilik bozukluğu tanılı hastalarda istismar öyküsü olasılığı, diğer kişilik bozukluğu tanılı veya kişilik bozukluğu tanısı olmayan hastalarla karşılaştırıldığında yaklaşık 5,5 kat daha yüksektir. Araştırmaya katılan hastaların yaklaşık 3/4’ü kişilik bozukluğu tanı ölçütlerini karşılamıştır. Yaklaşık 1/3’ü herhangi bir yaşta cinsel istismara uğramış olup cinsel fiziksel istismarda en çok tanılanan kişilik bozukluğu türü sınır kişilik bozukluğudur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu bulgular sonucunda çocukluk dönemi istismar ve ihmallerinin önlenmesinde özellikle okullarda bilgilendirici eğitimler başta olmak üzere koruyucu ruh sağlığı hizmetlerinin rolüne vurgu yapılabilir.
INTRODUCTION: This study was conducted longitudinally with the aim of investigating the relationship between different types of childhood trauma and DSM-IV personality disorders.
METHODS: The research's data were collected from 120 patients who were treated in a psychiatric clinic and a polyclinic between 2010-2013 at a university in the west. Patients were evaluated for both DSM-III-R personality disorders by SCID-II and DSM-IV-TR axis I pathologies. Different types of childhood trauma were collected through a questionnaire for screening the stories of abuse. The evaluation of the data is made by the percentage, the square analysis and the probability of the relation is the probability ratio.
RESULTS: A total of 120 (80 female, 40 male) psychiatric patients aged between 16 and 63 years participated in the study. 65% of the participants were treated from out patient, and 35% of them were hospitalized. 66.7% of the patients who participated in the study met the diagnostic criteria of general personality disorder. Approximately 32% of psychiatric patients reported sexual abuse and 70% physical abuse. It is found that there is a significant relationship between borderline personality disorder and the frequency of sexual abuse and that the probability of borderline personality disorder is approximately six times higher when compared to other patients. 56 (70%) of the 80 patients who agreed that they met the general diagnostic criteria stated that they were exposed to physical abuse at any age, which was 65% among the 40 patients who did not receive the personality disorder. The results of an analysis of the relationship between specific personality disorder diagnoses and physical abuse narratives reveal that the rate of physical abuse among patients receiving borderline personality disorder can be reported at a higher rate (Odds ratio: 6.6 times). Borderline personality disorder is approximately 5.5 times more likely to be diagnosed in patients with diagnosed positive abuse than other patients with personality disorder or personality disorder. Approximately 3/4 of the patients participating in the study did not meet the diagnostic criteria for personality disorder. Approximately 1/3 of people with sexual abuse at any age and the most common diagnosis of sexual physical abuse are personality disorder type borderline personality disorder.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result of these findings, it is possible to emphasize the role of preventive mental health services, especially informative education in schools, especially in the prevention of childhood abuse and neglect.

6.Investigation of anxiety, depression and quality of life levels in migraine patients seeking surgical treatment (tur)
Murat Yağmur, Güzin M. Sevinçer, Ali Kandeğer, Çetin Duygu
doi: 10.5505/kpd.2018.90377  Pages 169 - 174
GİRİŞ ve AMAÇ: Migren atağı ve profilaksisinde farmakoterapötik ajanlar ön planda kullanılmakla birlikte son yıllarda migreni alevlendiren tetik noktaların saptanması ve buralara uygulanan cerrahi müdahalenin tedavide etkinliği gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı; migren cerrahisine başvuran migren hastalarının depresyon, anksiyete ve yaşam kalitesi düzeylerini incelemek ve bulguları cerrahi tedaviye başvurmayan migren grubu ve migreni olmayan kontrol grubuyla karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya migreni olup migren cerrahisine başvuran 35 hasta, migreni olup cerrahi tedaviye başvurmayan 35 hasta ve migreni olmayan 35 sağlıklı kontrol olmak üzere 105 katılımcı dahil edilmiştir. Katılımcılar Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği ve sosyodemografik veri formundan oluşan formları doldurdu. Gruplar arası depresyon, anksiyete ve yaşam kalitesi skorlarını değerlendirmek için tek yönlü varyans analizi ve Post-hoc Bonferroni testi kullanıldı.
BULGULAR: Migren cerrahisi düşünen grupta anksiyete (F=6.02; p=0.003), depresyon (F=10.72; p<0.001) puanlarının daha yüksek olduğu saptandı. Yaşam kalitesi alt ölçeklerinde ise bedensel ağrı (F=13.09; p<0.001) puanlarının daha yüksek; fiziksel rol (F=14.72; p=0.003) ve duygusal rol (F=6.11; p=0.003) puanlarının daha düşük olduğu saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Migren hastalarında cerrahi tedavi arama davranışı daha ciddi anksiyete ve depresyon ve daha kötü yaşam kalitesi ile ilişkilidir. Cerrahi tedavi başvurusu olan migren hastalarının psikiyatrik değerlendirmesi tanı düzeyindeki psikiyatrik bozuklukların saptanmasında ve hastaların yaşam kalitesinin artmasında önemli olabilir.
INTRODUCTION: Pharmacotherapeutics have been used as a primary agent in migraine treatment. The detection of triggers that exacerbated migraine in recent years and the effectiveness of the surgical interventions applied in this area have been demonstrated. The aim of this study was to investigate the depression, anxiety and quality of life in migraine patients seeking surgical treatment by comparing them with migraine and non-migraine group.
METHODS: A total of 105 participants were included in the study: 35 migraine patients seeking surgical treatment, 35 migraine patients not-seeking surgical treatment, and 35 healthy controls without migraine. Participants filled out forms consisting of Beck Depression Scale, Beck Anxiety Scale, SF-36 Quality of Life Scale and sociodemographic data form. One-way analysis of variance and Post-hoc Bonferroni test were used to assess intergroup depression, anxiety and quality of life scores.
RESULTS: Anxiety (F=6.02; p=0.003), and depression (F=10.72; p<0.001) scores were higher in migraine patients seeking surgical treatment group. In the quality of life subscales, bodily pain scores were higher (F=13.09; p<0.001); role-physical (F=14.72; p=0.003) and role-emotional (F=6.11; p=0.003) scores were found to be lower than the other groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Surgical treatment seeking behavior in migraine patients is associated with more severe anxiety and depression and worse quality of life. Psychiatric evaluation of migraine patients seeking surgical treatment may be important in detecting psychiatric disorders at the diagnostic level and in increasing the quality of life of patients.

7.Use of psychodrama method in trainings about child abuse and neglect (tur)
Figen Sahin Dagli, Candan Taşkıran, Margorit Rita Krespi, Bahar Gökler
doi: 10.5505/kpd.2019.38247  Pages 175 - 186
GİRİŞ ve AMAÇ: Gelecekteki meslek yaşamlarında istismara uğramış çocukla karşılaşma olasılığı olan bölümlerde öğretim gören üniversite öğrencilerinin eğitiminde çocuk istismarı ve ihmali ana bir konu olarak yer almalıdır. Çocuk istismarı gibi önemli ve özellikli bir konunun eğitiminde psikodrama yönteminin kullanılması yeni bir yaklaşımdır. Bu çalışmada, üniversite öğrencileriyle gerçekleştirilen çocuk istismarı ve ihmali eğitiminde psikodrama yönteminin kullanılmasının sonuçları incelenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu eğitim 11 katılımcı tarafından tamamlanan bir öğrenci grubu ile 16 hafta boyunca haftada bir gün 2,5 saat süren oturumlarla gerçekleştirilmiştir. Eğitimin katılımcılara olan etkileri, nicel ve nitel yöntemlerle değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Nicel değerlendirme için eğitim öncesi ve sonrası yapılan bilgi testinde puan ortancaları sırasıyla 33 ve 39 bulunmuş olup bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır. (p<0.05). Farkındalık testinde ise eğitim öncesi ve sonrası puan ortancaları sırasıyla 85 ve 89 olup, puanlarında eğitim sonrasında yükselme olmakla birlikte bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0.65). Eğitim sonrasında yapılan nitel değerlendirmede ise odak grup görüşmesi gerçekleştirilmiş, bu görüşmeye katılan öğrenciler bu eğitimin kişisel farkındalık düzeyi ve empati becerilerinde artışa neden olduğunu, çocuklar ve istismar ile ilgili haberlere daha duyarlı hale getirdiğini, insanları yargılamamayı öğrettiğini, gelecekteki mesleklerini daha iyi yapabilme konusunda cesaretlendirdiğini belirtmişler, ayrıca istismara uğrayan çocuğa multidisipliner yaklaşımın önemini anladıklarını söylemişlerdir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Algılanan bu yararlar psikodrama yönteminin çocuk istismarı ve ihmali alanında yapılan eğitimlerde kullanılmasının yararlı olabileceğine işaret etmektedir.
INTRODUCTION: Child abuse and neglect should be a main topic in trainings of students who have a possibility to encounter a neglected and abused child in their future professional lives. Use of psychodrama in training such an important and sensitive subject is a novel approach. In this study, it is aimed to evaluate the effects of psychodrama method for the training about child abuse and neglect given to university students.
METHODS: In this training, a group of 11 students attended the 16 week course, once a week for 2,5 hours. The effects of this training were evaluated by quantitative and qualitative methods.
RESULTS: For quantitative analysis pre and post training knowledge tests revealed scores of 33 and 39 respectively. The difference was statistically significant (p<0.05). Awareness test scores for pre and post training evaluation were 85 and 89 respectively. Although there was an increase after training this increase was not statistically significant (p=0.65). Focus group interview which was performed for qualitative analysis revealed that the training increased the participants’ awareness and empathy, made them more sensitive for the news about children and child abuse, taught them not to judge people, encouraged them for their future career and made them understand the importance of multidisciplinary approach.
DISCUSSION AND CONCLUSION: These perceived benefits indicate that psychodrama method may be used to teach the topic of child abuse and neglect.

8.Influences of various variables on body image satisfaction among highly fertile women and infertile women (eng)
Murat Eren Özen, Mehmet Vural, Halef Aydın, Mehmet Hamdi Örüm, Aysun Kalenderoglu, Salih Selek
doi: 10.5505/kpd.2019.74755  Pages 187 - 192
GİRİŞ ve AMAÇ: Çocuk sahibi olamama, her zaman duygusal bir travma ve ilişki gerilimi ile sonuçlanan bir toplumsal damgalama olmuştur. Vücut algısı infertiliteden etkilenir. Türkiye’de yaşayan infertil bireylerdeki duygusal stres ve bu duygusal stresin batı ve doğu toplumları ile karşılaştırılması üzerine birkaç çalışma bulunmakla birlikte, daha önce ülkemizde fertil olan ve olmayan kadınlar arasında bir karşılaştırma yapılmamıştır. Biz burada, Türkiye'nin güneydoğusunda yaşayan infertil kadınlar ve yüksek fertiliteye sahip kadınların vücut algısını karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya, 67 tane infertil olan ve 59 tane yüksek fertiliteye sahip kadın (5 taneden fazla çocuğu olan kadınlar) alındı. Her iki gruba da Vücut Algısı Ölçeği uygulandı. Yaş, sigara içme durumu gibi bazı sosyodemografik bilgiler ve infertilite süreçlerinde zorluk yaşanan durumlar değerlendirildi.
BULGULAR: Vücut Algısı Ölçeği skorlarının cinsel güç de dâhil olmak üzere yüksek fertiliteye sahip kadınlarda anlamlı olarak yüksek olduğunu gösterdik. Vücut algısı, çocukların cinsiyetiyle ilişkili değildi. İnfertil grubun yüksek fertiliteye sahip gruba göre daha az sigara içtiği bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuçlar, vücut algısının infertiliteden olumsuz etkilendiğini ve özellikle kendisinden yüksek oranda çocuk sahibi olması beklenen toplumlarda yüksek doğurganlıktan olumlu etkilendiğini ortaya koymaktadır.
INTRODUCTION: Involuntarily not being able to conceive a child has always been a social stigma which has resulted in emotional trauma and relationship strain. Body image is affected by infertility. Although several studies have revealed emotional stress in infertile individuals in Turkey and compared western and eastern societies’ view of body image in infertile women, a comparison between highly fertile and infertile women has never been made before. Herein, we aimed to compare body image perception between infertile women and highly fertile women in the southeast part of Turkey.
METHODS: In this study, 67 infertile and 59 highly fertile (women having children more than 5) women were enrolled. Body Image Scale was applied to both groups. Some sociodemographic information such as age, smoking status, and difficulties experienced in infertility processes were evaluated.
RESULTS: We showed that Body Image Scale scores including sexual power were significantly higher in highly fertile women. Body image was not associated with the gender of the child/children. The infertile group was found to have less smoking rates than the highly fertile group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Therefore, the conclusion drawn deduces that body image is negatively affected by infertility and positively affected by high fertility, especially, in societies where having many children is expected and appreciated.

9.The effectiveness of suicide risk assessment tools in predicting the need for hospitalization (tur)
İlker Güneysu, Sedat Batmaz, Esma Akpınar Aslan, Emrah Songur, Serhat Koyuncu
doi: 10.5505/kpd.2019.35693  Pages 193 - 205
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada birinci basamak sağlık hizmetlerinde acil servise özkıyım girişimi sonrasında başvuran erişkinlerin bazı özkıyım riskini değerlendirme araçları ile değerlendirilmesinden sonra hastaneye yatış gerekliliği olduğu düşünülenlerin bu araçlarla saptanmasının etkililiği araştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 60 katılımcı alındı. Psikiyatri uzmanının özkıyım riskini değerlendirerek yatış gerekliliğine karar vermesinin altın standart olduğu değerlendirme ile kullanılan araçlardan (Modifiye “SAD PERSONS” Ölçeği, California Özkıyım Riskisi Tahmin Etme Aracı, İntihar Riskini Değerlendirme Aracı) elde edilen puanlar arasındaki tutarlılık işlem karakteristik eğrileri (ROC) ile incelendi. Her bir araç için hastaneye yatış gerekliliğini en iyi yordayan kesme puanları, duyarlılık ve özgüllükleri hesaplandı. Kesme puanları ve klinik görüşmeye dayalı olarak hastaneye yatışı gereken ve gerekmeyen katılımcıların ayırt edilip edilemediğine bağımsız gruplar t testi ile bakıldı. Klinik görüşme ve değerlendirme araçları arasındaki ilişki Pearson korrelasyon analizleri ile incelendi.
BULGULAR: Değerlendirme araçlarının yatış gerekliliğini saptamadaki duyarlılıkları %44.4-72.2 arasında, özgüllükleri ise %81.0-95.2 arasında değişiyordu. Çizilen ROC’ların birbirlerinden farklı olup olmadığını anlamak için yapılan ikili karşılaştırmalarda bir fark saptanmadı. Değerlendirme araçları kesme puanları esas alındığında yatış gerektiren hastaları ayırt edebildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Özkıyım girişimi sonrası acil servise başvuran erişkinler için uzmanın yaptığı klinik risk değerlendirmesinin yerini tutmasa da acil servis çalışanlarının olguları daha net şekilde değerlendirebilmeleri için kimi değerlendirme araçlarına başvurması yardımcı olabilir.
INTRODUCTION: In this study, adults presenting to the emergency room after a suicide attempt were evaluated by means of some suicide risk assessment tools, and the effectiveness of these tools in identifying those who needed to be hospitalized was investigated.
METHODS: A total of 60 participants were included in the study. The clinical risk assessment of a psychiatrist was considered to be the gold standard for evaluation, and the consistency of the scores obtained by the tools used in the study (Modified “SAD PERSONS” Scale, California Suicide Risk Estimator, Suicide Risk Assessment Tool) were compared with this gold standard by receiver operating curves (ROC). For each tool, the optimal cut-off score, and its sensitivity and specificity at this value, which identified those who needed to be hospitalized were calculated. Independent samples’ t test was used to demonstrate whether the clinical assessment and the cut-off scores of the tools were able to differentiate the groups who needed to be hospitalized or not. The relationship between the clinical assessment and the tools was investigated by Pearson correlation analyses.
RESULTS: The sensitivity of the assessment tools for the need for hospitalization ranged from 44.4% to 72.2%, and their specificity ranged from 81.0% to 95.2%. No differences were found between the ROCs of the assessment tools when they were compared with each other. The cut-off scores of the assessment tools managed to differentiate those who needed to be hospitalized.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although the assessment tools may not replace the clinical risk assessment of a psychiatrist, some of them may be helpful for the emergency room healthcare staff in identifying the adults who need to be hospitalized after an attempted suicide.

10.Revision study of psychological disorders inventory for adolescents (PDIA)-II: Personality disorders form and prevalance of personality disorders (tur)
Yıldız Bilge, Yusuf Bilge
doi: 10.5505/kpd.2019.33154  Pages 206 - 218
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma özgün form olan Ergenler için Psikolojik Bozukluklar Envanterinin (EPBE) maddeleri kullanılarak oluşturulan Ergenler için Psikolojik Bozukluklar Envanteri-Kişilik Bozuklukları Formunun (EPBE-KBF) geçerlilik ve güvenilirlik çalışmalarının yapılmasını amaçlamaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma 13-24 (19.17±2.66) yaşları aralığındaki 539’u kız (%71.7), 234’ü erkek (%28.3) olmak üzere 827 kişilik ortaokul, lise ve üniversite öğrencilerinden oluşan bir örneklem grubuyla gerçekleştirilmiştir. Test-tekrar test güvenilirliği için 41 öğrenciye uygulama yapılmıştır. Ayrıca düzeltilmiş madde-toplam korelasyonu ve t testi kullanılarak üst %27 ile alt %27’lik grupların madde ortalamaları arasındaki farkların anlamlılığı analiz edilmiştir. Yakınsak geçerlilik kapsamında 78 kişilik bir örneklem grubuna Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri–Kişilik Bozuklukları (MMPI-KB), 103 kişilik bir örneklem grubuna Kişilik İnanç Ölçeği-Türkçe Kısa Form (KİÖ-TKF) ve 44 kişilik bir örneklem grubuna DSM-III-R Eksen II Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-II)ölçekleri EPBE-KBF ile birlikte uygulanmıştır.
BULGULAR: Yapılan güvenilirlik analizinde, toplam ölçek için Cronbach alfa değerinin 0.77 ve alt ölçekler için 0.70-0.87 arasında olduğu saptanmıştır. Bütün alt ölçek maddelerinin madde toplam madde korelasyonları 0.30 üzerinde bulunmuştur. Test-tekrar test analizinde korelasyon katsayıları 0.65-0.92 arasındadır. Yakınsak geçerlilik analizlerinde elde edilen korelasyon katsayıları 0.17-0.78 arasında değişmektedir. EPBE-KBF, MMPI gibi profil indeksli bir ölçek olduğu için her bir alt ölçek, kendi içinde Varimax döndürmesine göre temel bileşenler analizine tabi tutulmuştur. Çalışmamızda ayrıca kişilik bozuklukları sıklıkları da incelenmiş ve alt ölçek ortalamalarının 2 standart sapma üzerinde yer alan katılımcıların oranları hesaplanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Özgün çalışma ve ilk revizyon çalışmasından sonra üçüncü kez yapılmış olan geçerlilik güvenilirlik analizlerine göre EPBE-KBF’nin geçerli ve güvenilir bir ölçek olduğu görülmektedir. Ayrıca çalışmamızda kişilik bozuklukları sıklık oranları %2.54 ila %5.56 arasında değişmektedir ve elde edilen sıklık oranları literatürdeki çalışmalarla benzerlik göstermektedir.
INTRODUCTION: This study aims to conduct validity and reliability studies of the Inventory of Psychological Disorders for Adolescents-Personality Disorders Form (PDIA-PDF), which were created by using the original Inventory of Psychological Disorders For Adolescents (PDIA).
METHODS: The study consisted of a sample group of 827 high school and university students, including 539 female (71.7%) and 234 male (28.3%) aged 13-24 (19.17±2.66) years. Test-retest reliability was also examined in 41 participants. It was also analyzed significance between item averages of top 27% and bottom 27% groups using corrected item-total correlation and t-test. In the context of convergent validity, it were applied together EPBE-PBF to a sample group of 78 persons Minnesota Multiphasic Personality Inventory-Personality Disorders (MMPI-PD), to a sample group of 103 Personality Belief Questionnaire-Turkish Short Form (PBQ-TSF) and to a sample group of 44 The Structured Clinical Interview for DSM-III Axis II Disorders (SCID-II).
RESULTS: In the reliability study, the Cronbach’s alpha for the total scale was 0.77 and for subscales, it was between 0.70 and 0.87. It was also found that item-total correlations for each subscale were higher than 0.30. Correlation coefficient values for test-retest reliability were between 0.65 and 0.92. In the convergent validity analyzes, thePearson’s correlation values varied between 0.17 and 0.78. As PDIA-PDF is an inventory with profile index such as MMPI, to examine the factor structure, each subscale was subjected to exploratory factor analysis in accordance with Varimax rotation in itself. In our study, the frequency of personality disorders was also examined and the proportions of the participants over 2 standard deviations of the subscale averages were calculated.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is seen that PDIA-PDF is a valid and reliable scale according to the validity reliability analyzes performed thirdly after the original study and first revision study. In addition, the prevalance of personality disorders in our study ranged from 2.54% to 5.56% and these findings are similar to those in the literature.

11.The determination of parent attitude and childhood trauma in adolescent pushed into crime (tur)
Nalan Gördeles Beşer, Leyla Baysan Arabacı, Gülçin Uzunoğlu, Öznur Bilaç, Erol Ozan
doi: 10.5505/kpd.2019.94834  Pages 219 - 227
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, adli değerlendirme amacıyla çocuk ve ergen psikiyatrisi polikliniğine gelen suça sürüklenen ergenlerde ebeveyn tutumu ve çocukluk çağı travmalarını belirlemek amacıyla yapılmıştır
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı kesitsel tipteki bu çalışmanın örneklemini; çocuk ve ergen psikiyatri polikliniğine ebeveyni ile gelen, suça itilmiş, 13-18 yaş arası 45 ergen oluşturmuştur. Veriler, Tanıtıcı Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutum Ölçeği ile toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, tanımlayıcı istatistikler, Mann-Whitney-U, Kruskall Wallis Varyans analizi ve pearson korelasyon analizi kullanılmıştır.
BULGULAR: : Araştırmaya katılan ergenlerin %84.4’ü 15-17 yaş grubunda olup, %60.0’ı erkek ve %57.8’i okula devam edememektedir. Ergenlerin travma ölçeği puan ortalaması 54.42±7.53 (orta) olarak bulunmuştur. Okula devam edemeyenlerin, babası ile iletişimini kötü olarak değerlendirenlerin cinsel istismar, aileleri ile birlikte yaşayanların fiziksel istismar, ilkokul mezunu olanların fiziksel ihmal, babası ilgisiz kayıtsız bir tutum sergileyenlerin duygusal istismar, annesi dengesiz ve tutarsız tutum sergileyenler ile üç ve daha fazla kardeşe sahip olanların ise duygusal ihmal puan ortancalarının anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Suça sürüklenen ergenler orta düzeyde çocukluk çağı travması deneyimlemişlerdir. Baskıcı-ilgisiz ebeveyn tutumu, okula devam edememe, baba ile iletişimin kötü olması, kalabalık ailede olma, çocukluktan itibaren psikiyatrik tanıya sahip olma durumları çocukluk çağı ruhsal travmalarının yordayıcısıdır.
INTRODUCTION: This study was conducted to determine parent attitude and childhood traumas of adolescents pushed into crime who came to the policlinic of child and adolescent psychiatry for judicial evaluation.
METHODS: Of this descriptive cross-sectional study sample was included 45 adolescents aged between 13 and 18 years, came with their parents to the psychiatric outpatient clinic of child, pushed into crime. Data were collected with Introductory Information Form, Childhood Trauma Questionnaire, Parents Attitude Research Instrument Scale. To evaluation of the data, descriptive statistics, Mann-Whitney-U, Kruskal Wallis Variance analysis and Pearson correlation analysis were used..
RESULTS: 84.4 % of adolescent who joined the research were 15-17 age, 60.0% of them were male and 57.8% of them were not unable to continue schooling. The mean of trauma questionnaire of adolescent was found 54.42±7.53 (middle). It was found that sexual abuse’s median points of adolescent who were unable to continue schooling, had a poor commination with father, and physical abuse’s median points of adolescent who lived with their family, and physical neglect’s median points of adolescent who graduated from primary school, and emotional abuse’s median points of adolescent whose father showed irrelevant attitude, and emotional neglects’ median points of adolescent who have three or more sisters/brothers, whose mothers showed unbalanced and inconsistent attitude were higher than other’s significantly (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Adolescent who pushed into crime experienced middle level childhood trauma. The repressive-irrelevant parental attitude, unable to continue schooling, poor communication with the father, being in the crowded family, having psychiatric diagnosis from childhood are predictors of childhood mental trauma.

REVIEW
12.A new opertional guide against to traditional classification systems in consultation-liaison psychiatry: Diagnostic Criteria for Psychosomatic Research (DCPR) (tur)
Gizem Aral, Filiz Civil Arslan
doi: 10.5505/kpd.2019.93898  Pages 228 - 242
Psikosomatik tıp alanında hastalıklarla ilişkili psikolojik faktörleri tespit etmede pek çok medikal ve psikiyatrik tanı modelleri ileri sürülmüştür. Bu alanda en çok kullanılan geleneksel sınıflandırma sistemi olan DSM (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı) somatik belirti kümelerini ayrıştırmada, tıbbi hastalıkların alt tiplendirilmesinde, bedensel sendromların yükünü tahmin etmede, risk faktörlerini belirleme ve tedavi sonuçlarını öngörmede yetersiz kalmıştır. Psikosomatik Araştırmalara Yönelik Tanı Ölçütleri (DCPR), bu alanlarda oluşan boşlukları doldurmak, çeşitli kliniklerde geniş psikolojik sendrom kümelerini uygulanabilir araçlar yardımı ile ayrıştırmak için geliştirilmiştir. 1995 yılında pek çok uluslararası araştırmacı grubu tarafından oluşturulan bu sistem, 58 maddeden oluşan, evet/hayır yanıtı biçiminde puanlanan, 12 psikosomatik sendromdan bir ya da daha fazlasının varlığını değerlendiren bir tanı koydurucu rehber niteliğindedir. İlgili literatürde, DCPR ve DSM-IV sistemi tanı koyma oranlarının, eşik altı sendrom kümelerinin, işlevsellik ve yaşam kalitesi üzerine etkilerinin karşılaştırıldığı pek çok farklı çalışmaya rastlamak mümkündür. Çalışmalardaki ortak sonuçlar, DSM-IV sistemince tanı konulamayan pek çok psikolojik boyutun ve anormal hastalık davranışlarının, DCPR sistemi ile saptanabildiğine işaret etmektedir.
Yeni DSM-5 sınıflandırma sisteminde ise, ‘Bedensel Belirti Bozuklukları ve İlişkili Bozukluklar’ başlığı altında tanı ölçütlerinde önemli değişiklikler sunulsa da, birçok psikosomatik belirti kümesine yer verilmemiştir. Klinik pratikte, DCPR’ın hastaların mevcut hastalık sürecine ve fiziksel semptom kümelerine karşı yanıt verme biçimlerini ve etkili psikososyal birçok boyutu saptamada DSM gibi geleneksel sınıflandırma sistemleri ile birlikte kullanılmasının yararlı olacağı kanaatindeyiz. Bu makalenin amacı, geleneksel sistemlerce ihmal edilmiş, DCPR sistemi psikolojik belirti alt kümelerinin tanınması ve ayrıştırılmasıdır.
In psychosomatic medicine,many medical and psychiatric diagnostic models proposed to detect psychological factors related to diseases.In this area,the most commonly used traditional classification system,Diagnostic and Statistical Manual of Psychiatric Disorders (DSM),has failed to distinguish somatic symptom clusters,subtype medical disorders,predict the burden of somatic syndromes,identify risk factors and to predict treatment outcomes.DCPR hasbeen developed to fill gaps in these areas and to separate large psychosurgical syndrome clusters at various clinics with the help of applicable tools.,DCPR,created by a group of international researchers in 1995,diagnostic guide that evaluates the existence of one or more of the 12 psychosomatic syndromes of 58 items scored in the form of a yes / no response.In the literature,possible to find many different studies comparing the effects of diagnosis rates of DCPR and DSM-IV system on subclinical syndrome clusters,functioning,quality of life.The common results of the studies indicate that many psychological dimensions and abnormal disease behaviors that can not be diagnosed in the DSM-IV can be detected with the DCPR.
In the new DSM-5, although there are significant changes in the criteria under the heading 'Somatic Symptoms and Related Disorders', many psychosomatic symptoms are not included.In addition,it offers an approach that focuses on categorization of diseases,rather than the approach that aims at influencing the psychological factors on diseases.In clinical practice,we believe that the use of DCPR in combination with traditional classification systems such as DSM to determine the extent to which patients respond to the current disease process and physical symptom clusters and to determine many effective psychosocial dimensions.The aim of this article is recognize and distinguish the DCPR psychological symptom clusters, which have been neglected by traditional systems.

CASE REPORT
13.Diagnosis and treatment process of comorbid bipolar disorder in a patient diagnosed with autism: Case report (eng)
Nermin Gündüz, Işık Karakaya, Hatice Turan, Feyza Çelik
doi: 10.5505/kpd.2018.60251  Pages 243 - 247
Depresyon, otizm spektrum bozukluğu (OSB) tanılı hastalarda bildirilen başlıca psikiyatrik ek tanılardandır. Bununla birlikte son yıllarda OSB tanılı bireylerde eşlik eden bipolar bozukluk tanıları da bildirilmeye başlanmıştır. Geçmişte ne yazık ki otizm tanılı çocuk ya da erişkin hastalardaki ruhsal sorunların önemli bir kısmı otizmin kendisine bağlı davranış sorunlarına atfedilmekte idi. Günümüzde nörolojik ek tanılar başta olmak üzere OSB’na eşlik eden diğer tıbbi durumlar üzerine yapılan çalışmaların sayısındaki artışın yanısıra OSB’ye eşlik eden psikiyatrik bozuklukların tanımlanmasında da gideren artan bir çaba bulunmaktadır. OSB tanılı hastalardaki psikiyatrik ek tanılar hastalığın tedavi yönetimini güçleştirmektedir. Bu nedenle bu ek ruhsal tanıların erken tanınması ve tedavi planının oluşturulması önemlidir. Biz bu vaka bildiriminde, bipolar bozukluk ek tanılı ergen bir OSB vakasında tanı konulması ve tedavi sürecini anlatmayı amaçladık.
Depression is one of the main psychiatric comorbidity reported in individuals with autism spectrum disorder (ASD). However, some cases of bipolar disorder accompanying ASD have been reported. In the past, there was a tendency to attribute all psychiatric problems in autistic children and adults to autism itself. Nowadays, there is not only an increase in the number of studies on other medical conditions especially neurological conditions in ASD but also there is an increasing effort in defining the comorbide psychiatric disorders. Comorbid psychiatric conditions can make disease management difficult in cases of autism. The precise and reliable diagnosis of psychiatric disorders accompanying children and adolescents with autism is of great importance. More specific treatment options are possible when problematic behaviors are accepted only as a manifestation of comorbid psychiatric disorder from isolated behavior. In this case report, we aimed to present the diagnosis and management of an adult adolescent autism diagnosed patient and comorbid bipolar disorder.

 
 
Copyright © 2019 Klinik Psikiyatri. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale