ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
 
Volume : 22   Issue : 3   Year : 2019
Current Issue Published Issues Ahead of Print Most Accessed Articles


  J Clin Psy: 14 (1)
Volume: 14  Issue: 1 - 2011
Hide Abstracts | << Back
RESEARCH ARTICLE
1.Test Anxiety and Related Psychiatric Symptoms
Önder Kavakcı, Ayşegül Selcen Güler, Selma Çetinkaya
Pages 7 - 16
Amaç: Sınav kaygısı öğrenciler için önemli bir sorundur ve akademik performansı olumsuz etkiler. Bu çalışmada; sınav kaygısı ile dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB), anksiyete, depresyon arasındaki ilişki tıp fakültesi öğrencileri örnekleminde incelemek amaçlanmıştır. Yöntem: Öğrenci örneklemini temsil eden basit rast gele örneklemle belirlenmiş 171 öğrenci sosyodemografik veri formu, Erişkin DEHB Kendi Bildirim Ölçeği(ASRS), Wender Utah Derecelendirme Ölçeği (WUDÖ), Liebowitz Sosyal Anksiyete Ölçeği (LSAÖ), Durumluk Sürekli Kaygı Envanteri (DSKE), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve Sınav Kaygısı Envanterini (SKE) doldurdu. Bulgular: Öğrencilerin %15.8'i sınav kaygısı kesme puanı üzerindeydi, ASRS puanlan değerlendirildiğinde; %4.1'i DEHB puanlarını karşılıyordu. %14.8 öğrencide depresyon şiddeti BDÖ kesme puanı üzerinde kalıyordu. SKE puanları, LSAÖ kaygı puanı, Süreklilik Kaygı puanı anlamlı olarak kızlarda daha yüksekti. SKE puanları ile; ASRS puanı, WUDÖ puanı, LSAÖ kaygı alt ölçeği, LSAÖ kaçınma alt ölçeği, BDÖ, Süreklilik kaygı puanları arasında anlamlı pozitif ilişki bulundu. ASRS ve WUDÖ ile DEHB olarak değerlendirilen öğrencilerde, DEHB olmayanlara göre belirgin olarak daha fazla sınav kaygısı, süreklilik anksiyete, depresyon ve sosyal anksiyete puanları saptandı. WUDÖ, LSAÖ ve BDÖ bağımsız olarak sınav kaygısını etkileyen faktörler olarak bulundu. Sonuç: Sınav kaygısı ile yardım arayan öğrencilerde başta DEHB olmak üzere, depresyon ve sosyal anksiyete gibi bozukluklar aranmalıdır.
Objectives: Test anxiety is an important problem for students and has an adverse effect on academic performance. There have been few studies on the relationship of test anxiety with a number of psychopathologies.The objective of this study was to investigate the relationship between test anxiety, attention deficit hyperactivity disorder, anxiety and depression. Method: 171 students representative of the student population of the medical faculty, selected by simple random sampling, completed the sociodemographic form, Adult ADHD Self-Report Scale (ASRS), Wender Utah Rating Scale (WURS), Liebowitz Social Anxiety Scale (LSAS), State-Trait Anxiety Inventory (STAI), Beck Depression Inventory (BDI) and Test Anxiet Inventory (TAI). Results: 15.8% of the students had test anxiety and 2.3% had anxiety above established scale thresholds. 4.1% of the sample were identified as ADHD according to ASRS where 14.8% had depression according to BDI. TAI scores, LSAS anxiety scores, Trait Anxiety scores were significantly higher in girls than boys. TAI scores was positively correlated with ASRS, WURS, LSAS anxiety subscale, LSAS avoidance subscale, BDI and Trait Anxiety scores. Students identified as ADHD according to ASRS and WURS had higher levels of test anxiety, trait anxiety, depression and social anxiety scores than those who were not identified as having ADHD. WURS, LSAS and BDI scores were independent predictors of test anxiety. Conclusion: Assesment for accompanying disorders, particularly ADHD, depression and social anxiety should be included in clinical inquiry in students presending with test anxiety.

2.Investigating of the Relationships Between Adults' Subjective Well-being and Primary-Secondary Capabilities with Respect to Positive Psychotherapy
AN Eryilmaz
Pages 17 - 28
Amaç: Psikolojide mutluluk, öznel iyi oluş kavramıyla ele alınmaktadır. Pozitif Psikoterapi, denge modeline dayanır. Bireylerin çatışmayla baş etme kaynaklarını güçlendirmeyi amaçlar. Pozitif Psikoterapide bireyin sahip olduğu yetenekleri önemlidir. Bütün psikoterapi- lerde amaç, bireylerin ruhsal bozukluklardan arınık, mutlu bir şekilde yaşamlarına devam etmelerine yardımcı olmaktır. Bu amaç doğrultusunda pek çok terapi tekniği ve ilkeleri uygulamaya konulmaktadır. Bu çalışmanın amacı, yetişkinlerin öznel iyi oluşları ile pozitif psikoterapi yapılarından olan birincil ve ikincil yetenekler arasındaki ilişkilerin incelenmesidir. Yöntem: Çalışmaya Ankara'da yaşayan 25-40 yaşları arasındaki 94 kadın ve 88 erkek olmak üzere toplam 182 kişi katılmıştır. Çalışmada Yaşam Doyumu Ölçeği, Pozitif-Negatif Duygu Ölçeği ve Wiesbaden Pozitif Psikoterapi ve Aile Terapisi Envanteri kullanılmıştır. Verilerin analizinde çoklu regresyon analizi tekniği kullanılmıştır. Bulgular: Analiz sonuçlarına göre, birincil yeteneklerden umudun ve zamanın; ikincil yeteneklerden başarının ve güvenirliliğin yetişkin öznel iyi oluşunu anlamlı düzeyde ve pozitif yönde açıkladığı bulunmuştur. Sonuç: Yetişkinlerin öznel iyi oluşları için başarı, güvenirlilik, zaman ve umut yetenekleri önemlidir. Sonuç olarak; bu çalışmanın bulguları, terapi sürecinde kullanılabilir.
Objectives: In psychology, happiness is treated with the concept of subjective well-being, which means an individual's evaluation of and judgment about his life. Subjective well-being is not a single dimensional structure. It has three important elements: Positive affect, negative affect and life satisfaction. Positive Psychotherapy is based on balance model. Individuals cope with the conflictions they face by their bodies, their achievements, their social contact and fantasy. The aim of Positive Psychotherapy is to widen the opportunity with which he copes the conflictions. The goals of all therapy methods help individuals in order to get rid of pathologies and also live happily. So many therapy methods and assumptions put into practice with respect to these goals. This study examines the association between the positive psychotherapy constructs and subjective well being. Method: A total of 182 individuals- between ages 25-40- (94 female and 88 male) completed Wiesbaden's Inventory of Positive Psychotherapy and Family Therapy, Positive-Negative Affect Scale, and also Life Satisfaction Scale. Multiple regression analysis method was conducted in order to investigate the relationship between variables. Results: Regression analysis shows that achievement and trustworthiness are important predictors of subjective well-being as secondary capabilities. Time and hope are important predictors of subjective well-being as primary capabilities. Conclusion: Achievement, trustworthiness, time and hope capabilities are important for adults' subjective well-being. So, it is concluded that the results of this study can be used in therapeutic process.

3.Psycho-social Markers of Smoking, and the Relationships Between Smoking and Life Satisfaction, and Subjective Well-being in the Years of Transition to Adulthood
Hasan Atak
Pages 29 - 43
Amaç: Bu araştırma, yetişkinliğe geçiş sürecinde olan bireylerde sigara içmenin psikososyal belirleyicilerini incelemek ve sigara içme ile öznel iyi oluş ve yaşam doyumu arasındaki ilişkileri ortaya koymak amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Bu betimsel araştırmada kesitsel araştırma deseni kullanılmıştır. Katılımcılar, 19-26 yaşları arasındaki 96 kadın (%43.2) ve 126 erkek (%56.8) olmak üzere toplam 222 bireyden oluşmaktadır. Verilerin toplanması için Benlik Kimliği Statüleri Ölçeği, Çok-Yönlü Eylemli Kişilik Ölçeği, Rosenberg Öz Saygı Ölçeği, Yaşam Doyumu Ölçeği ve Pozitif-Negatif Duygu Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizinde frekans ve yüzde analizi ve gözlenen değişkenlerle path analizi kullanılmıştır. Bulgular: Katılımcıların çoğunluğu sigara içmektedir ve sigaraya en çok lise yıllarında yani ergenlikte başlamışlardır. Model analizi sonuçlarına göre, sigara içme ile özsaygı, kişilerarası başarılı kimlik, bireyleşme ve bireylerin kendilerini tanımlamada tercih ettikleri özellik arasında negatif yönde anlamlı ilişkiler olduğu görülmektedir. Annesi, babası ve arkadaşları sigara içenler, erkekler, ipotekli, moratoryum ve kargaşalı kimlik statüsünde olanlar ve düşük gelir düzeyine sahip olanlar, diğerlerine göre daha fazla sigara içmektedir. Sigara içme ile hem yaşam doyumu hem de öznel iyi oluş arasında ters yönde orta düzeyde bir ilişki bulunmuştur. Sonuç: Bulgular dikkate alındığında, bu çalışmanın bulgularının literatürle uyumlu olduğu ifade edilebilir. Son olarak, müdahale çalışmalarının sadece liselerde değil, ilköğretim ve üniversite öğrencilerine yönelik olarak da sürdürülmesi gerektiği ifade edilebilir.
Objectives: This study produced to investigate psychosocial markers of smoking, and to expose the relationships between smoking and life satisfaction, and subjective well-being among young people who are in the years of transition to adulthood. Method: Cross-sectional research design was used in this descriptive study. The participants consisted of 96 female (43.2%) and 126 male (56.8%) who are between 19-26 years, totally 222 people. Extended Objective Measure of Ego Identity Status, Multi-Measure Agentic Personality Scale, Rosenberg Self-Esteem Scale, Satisfaction with Life Scale and Positive and Negative Affect Scale were used for gathering data. In data analysis, frequencies, percentages, and path analysis with observed variables was used. Results: Most of the participants smoke, and they start to smoke in the high school years namely adolescence. According to model analysis, it was shown significant negative relationship between smoking and selfesteem, interpersonal achievement identity status, individuation types, and self-identification. The participants whose fathers, mothers, and friends are smokers, smoke more than the other participants; the participants who have default identity status, moratorium identity status, and identity confusion, and lower income smoke more than the others. It was found significant negative relationship between smoking and both life satisfaction, and subjective well-being. Conclusion: Considering the findings, it can be said that the findings of this study are similar to the literature. Finally, it can be expressed that intervention studies must carry on not only high school students but also primary school and college students.

4.An Evaiution of Psychiatric Consultation Services in a Training Hospital
Ayşe Köroğlu, Fatmagül Helvacı Çelik, Murat Aslan, Çiçek Hocaoğlu
Pages 44 - 50
Amaç: Bu çalışmada, bir eğitim hastanesinde verilen psikiyatrik konsültasyon hizmetlerinin hastaların sosyo- demografik özelliklerine, konsültasyon isteyen kliniklere, konsültasyon istem nedenlerine, hastaların psikiyatrik tanı ve tedavilerinin dağılımının incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: 1 Temmuz 2009- 30 Haziran 2010 tarihleri arasında Rize Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde yatarak tedavi gören ve psikiyatri konsültasyonu istenen 18 yaş ve üstü hastaların psikiyatrik değerlendirmeleri yapılandırılmış bir forma kaydedilmiştir. Tanısal değerlendirme DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre yapılmıştır. Bulgular: Çalışma grubunu psikiyatri dışı kliniklerde yatarak tedavi gören ve psikiyatri konsültasyonu istenen 405 hasta oluşturmuştur. 137'si (%35.4) erkek, 268'si (%64.6) kadın hastaların yaş ortalaması 43±18.6'dir. En sık psikiyatri konsültasyonu isteyen bölümler; iç hastalıkları (%24.2), göğüs hastalıkları (%1 5.2) ve beyin cerrahisidir (% 13.6). Konsültasyon istemlerinin büyük kısmı; aji- tasyon (%27.3), depresif bulgular (%17.0), konsültasyon isteme gerekçesi göstermeksizin hastanın psikiyatrik yönden değerlendirilmesi (%16.8) ve intihar girişimi (%14.1) nedeniyledir. Psikiyatrik tanı dağılımı ise depresif bozukluklar (%31.8), organik mental bozukluklar (%18.3), anksiyete bozuklukları (%15) ve uyum bozuklukları (%14.3) şeklinde sıralanmıştır. Hastaların %65.4'ü antidepresanlarla, %10.8'i antipsikotiklerle, %6.7'si ben- zodiazepinlerle tedavi edilmiş; %17.1'ne ilaçsız izlem önerilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda psikiyatri konsültasyon istem oranı %1.37 olarak saptanmıştır. Bu sonuç ülkemizde bu alanda yapılan diğer çalışmaların sonuçlarıyla benzerdir. Çalışmamızın sonuçları psikiyatrik konsültasyonun önemini vurgular niteliktedir.
Objectives: In this study the distribution of psychiatric consultation in a training and research hospital was evaluated in terms of socio-demographic characteristics, the clinics which referred consultation, reasons for referral, psychiatric diagnoses and treatments. Method: The psychiatric assessments of the patients, at the age of 18 and over, who were hospitalized in Rize Training and Research Hospital from 1st July, 2009 to 30th June, 2010 and required to get psychiatric consultation was recorded on a structured form. Results: Study group consisted of 405 inpatients treated in other clinics and required to get psychiatric consultation. The average age of the patients is 43 ±18.6 and 137 ( 35.4 %) of them are male and 268 ( 64.6%) of them are female. The most frequent referrals were from internal medicine (24.2%), chest diseases (15.2%), and neurosurgery (13.6%) clinics. The most frequent causes of psychiatric consultations were agitation (27.3%), depressive symptoms (17.0%), and evaluation of the patients without indicating any reason for consultation referral (16.8%) and suicide attempts (14.1%). The distribution of psychiatric diagnoses was depression (31.8%), organic mental disorders (18.3%), anxiety disorders (15.0%) and adjustment disorders (14.3%). Among all patients 65.4% were treated with antidepressants, 10.8% with antipsychotics and 6.7% with benzodiazepines; 17.1% of twere offered to be followed up without drug treatment. Conclusion: Psychiatric consultation formal request rate was determined 1.35% in our study. This conclusion is similar to those of other relevant studies in literature. The results of our study emphasizes the importance of psychiatric consultation.

CASE REPORT
5.Scientific Revolutions and the Neo-Kraepelinian Movement
Soli Sorias
Pages 51 - 58
Thomas Kuhn'un bilimsel devrimler kuramı, bilim tarihindeki bütün gelişmelere uymasa da değişik bilim dallarında pek çok örneği olduğu için genellikle kabul görür. Bu yazının amacı psikiyatride tanısal yaklaşımın 20. yüzyıldaki gelişimini inceleyerek Kuhn'un tanımladığı sürece ne denli uyduğunu incelemektir. Altmışlı yılların sonuna kadar, psikanaliz Amerikan psikiyatrisinde egemen paradigma idi. Tanı çok önemli görülen bir konu değildi. Her insanın biricik olduğu, önemli olanın hastanın iç dünyasını anlamak olduğu görüşü oldukça yaygındı. Bu tutum bilimsel bir tanı yaklaşımının gelişmesini engellemişti. Güvenirlik çok düşüktü. Bu yüzden belli bir hastalığa ilişkin etiyolojik, biyolojik ya da tedavi araştırmaları çok farklı sonuçlar verebiliyordu. Duyarlık, özgülük ve tanısal geçerlik kavramları yoktu. Latent şizofreni tanıları çok yaygındı. Psikiyatrik tanı sistemine içeriden ve dışarıdan yaygın eleştiriler geliyordu. Yeni paradigmanın öncülüğünü Eli Robins, Samuel Güze ve Washington Üniversitesindeki çalışma arkadaşları yaptı. Bu çalışmacılar önce tanısal geçerlik kavramı ile bir tanı kategorisinin geçerliğini tahmin edecek birkaç yöntem ortaya attılar. Sonra da ilk tanı ölçütlerini yayınladılar. Bu, 1980'de DSM-IM'ün yayınlanması ile doruğa ulaşan önemli bir değişiklik süreci başlattı. DSM-III, tanı yöntemleri üzerinde bir ortaklaşma sağlayarak düşük güvenirlik sorununu çözdü ve eski eleştirilerin çoğunu susturdu.
Although Thomas Kuhn's theory about scientific revolutions doesn't fit all developments in history of science, it is highly regarded because of many good examples from different scientific disciplines. The aim of this article is to examine the evolution of psychiatric diagnosis in the twentieth century and see to what degree it fits Kuhn's description of a scientific revolution. Until the end of the sixties, psychoanalysis was the dominant paradigm and diagnosis wasn't considered an important topic in American psychiatry. Since psychiatrists prefered to focus on the underlying psychodynamical conflicts and considered each patient unique, a common diagnostic label seemed useless. This attitude had prevented the development of a scientific approach to diagnosis. Reliability was low. Different studies about some property of a diagnostic category almost always yielded different results. There was no concept of the specificity or sensitivity of a symptom. The diagnosis of latent schizophrenia was very common. The psychiatric diagnostic system was attracting major critisims both form inside and outside the field. The pioneers of the new paradigm were Eli Robins, Samuel Guze and their collaborators from Washington University. These scientists first, defined the concept of diagnostic validity together with some means to estimate it, then they published the first diagnostic criteria. This started a huge change and led to the publishing of DSM-III in 1980. The adoption of the new diagnostic manual has been a major achievement for psychiatry. DSM-III indicated a consensus over diagnostic procedures and eliminated the reliabity problem and most of the old critisims.

6.A Pediatric Obsessive-Compulsive Disorder Case after Varicella Zoster infection
Özhan Yalçın, Elvan İşeri
Pages 59 - 64
Obsesif-kompülsif bozukluk'ta immünolojik değişiklikler bildiren birçok çalışma vardır, immünolojik çalışmalarda, yetişkin ve pediatrik obsesif-kompülsif bozukluk hastalarında lenfosit alt grup ve natural killer hücre değişiklikleri, beyin-omurilik sıvısı sitokin ve antinöronal antikor düzeyi farklılıkları olduğu ortaya konmuştur, fakat bu sonuçlar birbirleriyle tutarlı değildir. Yalnız obsesif-kompülsif bozukluk ve tik bozukluğu olan prepubertal çocuklardaki PANDAS (Pediatric Autoimmune Neuropsychiatric Disorders Associated with Streptoccal infections) alt grubu iyi tanımlanmış ve klinik uygulamada yaygın olarak kabul edilen bir tanı kategorisidir. Bazı olgu sunumlarında, A grubu beta hemolitik streptokok infek- siyonu dışında bazı viral veya bakteriyel infeksiyonlarla ilişkili obsesif-kompülsif bozukluk olguları bildirilse de, bildiğimiz kadarıyla bu olgu sunumu varicella zoster infeksiyonu ardından obsesif-kompülsif bzoukluk bildiren ilk olgu sunumudur. Olgumuz varicella zoster infeksiyonu ardından ağır ve yaygın obsesif-kompülsif bozukluk semptomatolojisi ile kliniğimize bavuran 7.5 yaşında bir kız çocuğudur. Daha önceden psikiyatrik başvurusu ve varicella ensefaliti bulguları olmayan hastanın ailesinde de obsesif-kompülsif bozukluk öyküsü yoktu. PANDAS'ta olduğu gibi obsesif-kompülsif bozukluk bulguları ani olarak başlamış ve sonlanmış ve psikotrop ilaç kesimi ardından tekrarlamamıştır. Bu olguda obsesif-kompülsif bozukluk bulgularının gelişiminde en önemli faktörün immünolojik-otoimmün kaynaklı olduğuna inanmaktayız. Bu olguyu obsesif-kompülsif bozukluk etyolojisinde immün sistemin rolü ve obsesif- kompülsif bozuklukta postinfeksiyoz alt grupları da gözden geçirerek sunduk.
There are a number of studies indicating immunological alterations in obsessive-compulsive disorder. Immunological studies on adult and pediatric obsessive- compulsive disorder patients reveal abnormal results like lymphocyte subgroup, natural killer cells variations and serum- cerebrospinal fluid cytokine, antineural antibody level alterations but these results aren't consistent with each other. But especially in prepubertal children obsessive-compulsive disorder -tic disorder subgroup PANDAS (Pediatric Autoimmune Neuropsychiatric Disorders Associated with Streptoccal infections) is well defined and widely accepted diagnostic criteria in clinical practice. Some case reports present viral or bacterial infections associated with obsessive-compulsive disorder -tic disorders other than group A beta hemolytic streptococ infections, as far as we know this is the first case presentation reporting obsessive-compulsive disorder after the varicella zoster infection. Our case, 7.5 year old, girl came to our clinic with severe, intense obsessive-compulsive disorder symptomatology with an abrupt onset just after the varicella zoster infection. There was no psychiatric history and no sign of varicella ensephalitis before the admission and there wasn't any obsessive- compulsive disorder cases in the family. As we see in PANDAS, in our case obsessive-compulsive disorder symptoms abruptly started and disappeared also symptoms didn't relapse after the discontinuation of psychotropic drug. We believe that in this case the major etiology of obsessive-compulsive disorder symptoms were due to immunulogical-autoimmune factors. We presented this case report with reviewing shortly the role of immune system in obsessive-compulsive disorder etiology and postinfectious subtypes of the obsessive-compulsive disorder.

 
 
Copyright © 2019 Klinik Psikiyatri. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale