AraGezintiKullanıcı girişi |
Olgu sunumuYaşlıda Travma Sonrası Stres Bozukluğu: Bir Olgu Sunumuİngilizce başlık: Post-traumatic Stress Disorder in the Elderly: A Case Report Özet: Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB), kronik seyirli olma eğilimi gösteren ve yaşlı toplumda genellikle tanısı atlanan, yeti yitimine neden olan bir psikiyatrik bozukluktur. Yaşam kalitesini önmeli ölçüde bozabilen bir bozukluk olduğu için tanısı doğru konulmalı ve tedavisi ciddi olarak düzenlenmelidir. Bu alanda yapılmış olan çalışmalar, yaşlıların TSSB geliştirmeye olan yatkınlığının gençlerden daha fazla olmadığını ve bozukluğun travmayı tekrar yaşama, kaçınama, aşırı irkilme gibi belirtilerinin her iki grupta da benzer olduğunu göstermiştir. Belirtiler devamlı ya da aralıklarla olabilir ve bozukluk süregen ya da zamana bağlı olabilir. Travmanın ciddiyeti, öncesinde psikiyatrik hastalık öyküsü TSSB gelişmesini arttırır ve kişilik yapısı, psikososyal desteğin iyi olması ise tam tersi bir etki yapar. Antidepresanlar, grup terapisi ve bilişsel davranışçı terapi günümüzde temel tedavi seçenekleri olmasına rağmen bu yaş grubundaki TSSB'nin tedavisi ile ilgili olarak kontrollü çalışmalar yapılmamıştır. Bu çalışma bir olgu sunumudur. 70 yaşındaki erkek hastamızda oğlunun ölümünden sonra başlayan ve 6 aydır varolan TSSB belirtileri yanında bunlara eşlik eden depresif semptomlar da mevcuttur. Bu sunumda TSSB tanısı düşünülen bir olguda yaşlılık döneminde TSSB'ye eş tanılı durumlar, TSSB için kolaylaştırıcı faktörler ve tedavi yöntemlerinin tartışılması amaçlanmıştır. Psikiyatrik hastalık öyküsü, psikodinamik ve psikososyal öykü ve psikolojik testler ile değerlendirilerek psikodinamik formülasyon yapılmıştır. İngilizce özet: Posttraumatic stress disorder (PTSD) is a disabling psychiatric condition that tends to have a chronic course and often overlooked in the elderly population. As the disorder has great implications for the quality of life, a correct diagnosis and treatment are crucial. The studies in this area have demonstrated that the elderly people do not appear more predisposed to develop PTSD compared to the young people and the symptomatology of the disorder is similar between these age groups: reexperiencing the trauma, avoidance, and hyperarousal. Symptoms may be persistent or intermittent, and the disorder may be time-limited or chronic. Increasing severity of trauma and premorbid psychiatric illness predispose to the development of PTSD, and certain personality traits and good psychosocial support protect against it. Antidepressants, group therapy, and cognitive-behavioral therapy are presently the mainstays of treatment, although to date no systematic and controlled research has been done on the treatment of PTSD in this age group. This study is a case report. Seventy years old male patient had PTSD symptoms which started after his son's death and persisted for 6 months. He also had depressive symptoms. The aim of this report is to emphasize the cases comorbide with PTSD in elders, predispozing factors for PTSD and treatment methods, in a case which had diagnosed as PTSD. Psychodynamic formulation has been made evaluating the psychiatric disease history, psychodyamic and psychosocial history and psychological test.
editor: 3 Antipsikotik Kullanımına Bağlı Ağız ve Yüz Bölgesinde Gelişen Distoni ile İlgili Temporomandibuler Eklem Çıkığı: Bir Olgu Sunumuİngilizce başlık: Temporomandibular Joint Dislocation Due To Orofacial Distonia During Antipsychotic Use: A Case Report Özet: Klasik antipsikotiklerin 1950'li yıllarda keşfinden sonra bu ilaçları kullanan hastalarda psikotik belirtiler düzelmesine karşın, ekstrapiramidal yan etkiler ve bu ilaçların tetiklediği hareket bozuklukları görülmeye başlamıştır. Yeni antipsikotiklerle bu yan etkiler daha az görülürken, özellikle klasik antipsikotikleri kullanan hastaların bir kısmında tedavinin erken döneminde distoni, parkinsonizm ve akatizi görülürken daha sonraları bunlara uzun dönemde ortaya çıkan "geç" olarak tanımlanan diskinezi, korea, distoni ve tikler eklenmiştir. Bu yan etkiler eklem çıkığı gibi yaşam kalitesini azaltan ve ilaç uyumunu olumsuz etkileyen ikincil sorunlara neden olmaktadır. Bu yazıda klasik bir antipsikotik olan zuklopentiksolün intramüsküler enjeksiyonu sonrasında ağzını kapatamama, yutkunmada zorluk, konuşmanın tam olarak anlaşılamaması ve yüzünde belirgin asimetri gelişen bir olgu sunuldu. Öncelikle ağız ve yüz bölgesinde distoni geliştiği düşünülerek distoniye yönelik biperiden ve diazepam tedavisi başlandı. Distoni tedavisine yanıt olmaması üzerine ayırıcı tanı açısından tetkikleri ve fiziksel muayenesi yapılarak bulgular tekrar değerlendirildi. Fiziksel muayenesinde ağız ve yüz bölgesindeki distoniye bağlı temporomandibuler eklem çıkığı geliştiği saptandı. Temporomandibuler eklem çıkığı tanısı, ancak düşünüldüğünde ve buna yönelik fizik muayene yapıldığında konulabilir. Bu olgu örneğindeki gibi ağız ve yüz bölgesinde akut distoni gelişen ve distoniye yönelik uygulanan ilaç tedavisi ile düzelmeyen hastalarda temporomandibuler eklem çıkığı tanısı öncelikli olarak düşünülmelidir. İngilizce özet: Short time after discovering of classical antipsychotics in 1950's, extrapyramidal side effects and movement disorders were observed in many patients, despite improvement of psychotic symptoms. In contrast to new antipsychotic agents, these side effects are occasionally seen in early periods of the treatment by classic antipsychotics; movement disorders occur as dystonia, parkinsonism, and akathisia however in the long term "tardive" diskinesia, chorea, dystonia and tics may be observed. Furthermore, these extrapyramidal side effects and movement disorders cause secondary problems such as dislocations in joints, low compliance to treatment and decreased quality of life of patients. In this case report, after intramuscular injection of zuclopenthiksol, a classical antipsychotic drug, acute dystonia was occurred which is evidenced by pain in temporomandibular joint, inability to close mouth, to swallow saliva, to speak and disproportion in face. To treat this case firstly, we used biperiden and diazepam for treatment of orofacial dystonia. After dystonia did not respond to the treatment, physical examination and clinical symptoms were reevaluated. Temporomandibular joint dislocation was diagnosed following the consultations from the related departments and radiological investigations. We sedated the patient by 15 mg of Diazepam than treat the dislocation by manual reduction. As in this case report, temporomandibular joint dislocation should be considered especially in patients with orofacial dystonia after use of classic antipsychotic agents who do not respond to medical treatment.
editor: 3 Kavum Septum Pellusidum ile Obsesif Kompulsif Bozukluk ve Tourette Bozukluğu İlişkisi: Bir Olgu Sunumuİngilizce başlık: The Relationship of Cavum Septum Pellucidum with Obssessive Compulsive Disorder and Tourette Disorder: A Case Report Özet: Normal fetal gelişim sırasında septum pellusidumun oluşumu komşu limbik yapıların gelişimi ile eş zamanlıdır. Bu yapılarda meydana gelen disgenezisinin yapışma sürecini bozarak kavum septum pellusidum (KSP) oluşumuna yol açabileceği varsayılmaktadır. Dolayısıyla, KSP'nin çocuklukta ve erişkinlikte saptanmasının söz konusu yapılardaki olası embriyonel gelişim bozukluklarını yansıtabileceği öne sürülmüştür. Normallerde de sık saptanmasından dolayı, KSP'nin ancak geniş olması halinde patolojik süreçlerle ilişkilendirilebilir. Şizofreni ile "geniş KSP" ilişkisi birçok araştırmayla gösterilmiştir. KSP'nin diğer nöropsikiyatrik bozukluklarla ilişkisi henüz açıklığa kavuşmamıştır. Anksiyete bozuklukları alanında KSP ile ilgili olarak literatürde yalnızca panik bozukluğu ve travma sonrası stres bozukluğu konusunda bildiriler bulunmaktadır. Bu yazıda obsesif kompulsif bozukluk ve Tourette bozukluğu tanısı alan bir olguda saptadığımız "geniş KSP'nin" (18 x 13.5 x 20 mm) önemi, ilgili literatüre temelinde ve anksiyete bozuklukları bağlamında tartışılmıştır. Gelecekte KSP'nin, intrauterin dönemdeki nörogelişimsel bozulmaları yansıtan bir bulgu olarak başta obsesif kompulsif bozukluk olmak üzere tüm anksiyete bozukluklarındaki varlığının ve olası ilişkisinin araştırılması, bu bozuklukların etyopatogenezinin anlaşılmasına katkıda bulunabilir. İngilizce özet: In normal fetal development, the formation of septum pellucidum occurs at the same time with the development of the neighboring limbic system structures. It was hypothesized that the dysgenesis of these structures leads to arrest of the fusion process, and thus resulting formation of cavum septum pellucidum (CSP). There is a high variance in the prevalence of CSP in normal adults. Hence, it was suggested that only large CSP is related with pathological processes. Several magnetic resonance imaging studies have reported a higher prevalence of enlarged CSP in patients with schizophrenia than in normal subjects. However the relationship of CSP and other neuropsychiatric disorders remained unresolved. In the context of anxiety disorders only reports on the relationship of CSP and panic disorder, and post-traumatic stress disorder were available in literature. In this report we present an obsessive compulsive disorder and Tourette disorder case with enlarged CSP (18 x 13.5 x 20 mm) detected by brain tomography. The importance of enlarged CSP was discussed in the context of anxiety disorders. CSP, which is a sign reflecting neurodevelopmental disturbance, should be considered in understanding the etiopathogenesis of anxiety disorders. It is relevant to investigate in future studies the prevalence and relationship of CSP with other structural abnormalities in patients with obsessive compulsive disorder.
editor: 3 Tıbbi Tedavilerin Yetersiz Kaldığı Bir Endokrin Bozukluk Olgusuİngilizce başlık: A Case of Endocrinological Disorder that the Medical Treatments are not Sufficient Özet: Addison hastalığının depresyon, hipokondriyazis ya da kronik anksiyete bozukluğu olarak yanlış tanı alması çok nadir bir durum değildir. Addison hastalığında aldosteron ve kortizol yetersizliği vardır. Hastalarda hormon yetersizlikleri halsizlik, kilo kaybı, gibi birçok özgün olmayan belirti ve bulgulara yol açar. Doğru tanının konması çoğu zaman ancak hastalığın ileri dönemlerinde bir Addison krizi ile mümkün olabilmektedir. Tanının atlanması letarji, kilo kaybı ve dolaşım bozukluğu gibi nedenlerle hastalık ve ölümlere sebep olabilir. Son 6 aydır kendini mutsuz hissetme, halsizlik, hayattan zevk alamama şikâyetleri olan otuz-yedi yaşında, evli, kadın hasta; bulantı ve kusma, ciltte belirginleşen koyulaşma, unutkanlık ve bayılma belirtileri için birkaç kez hekimlerce incelenmiş ancak uygun bir tanı ve tedavi değerlendirmesi yapılamamıştır. Hasta bu şikâyetler ile psikiyatri servisine kapsamlı klinik değerlendirme ve yataklı tedavi için kabul edilmiştir. Ruhsal durum muayenesinde çökkün duygudurum, karamsarlık düşünceleri başta olmak üzere ilgili belirtilere dayanarak hastaya depresyon tanısı konmuştur. Bütüncül klinik değerlendirmenin sonunda Addison hastalığı tanısı konulan hasta uygun tedavinin yürütülmesi amacı ile ilgili bölüme devredilmiştir. Bu sunumda erken dönemde psikiyatrik belirtilerle başvuran bir Addison hastalığı olgusu ile psikiyatride bütüncül klinik değerlendirmenin önemi ve ikincil ruhsal bozukluklar tartışılacaktır. İngilizce özet: Addison's disease is sometimes misdiagnosed as depression, hypochondriasis, and chronic anxiety disorder. Aldesterone and cortisol insufficiency is the major pathophysiological mechanism related with the symptoms and signs frequently seen in Addison's disease. Because of hormonal depletion some nonspecific clinical sings and symptoms such as fatigue, loss of weight loss may occur at early stages of the disease. The accurate diagnosis may be possible at late stage by Addisonian crisis. Missed diagnosis can result in a significant morbidity due to lethargy and weight loss and mortality due to circulatory collapse. A 37-year-old, married female patient presented with a 6-month history of depressive mood, general fatigue, loss of interest was examined with nausea, vomiting, hyperpigmentation, forgetfulness and fainting by several physician but appropriate diagnostic and therapeutic assessment was not carried out. She was admitted to psychiatric in-patient clinic in order to make a complete clinical examination and inpatient treatment. Based on mental state examination revealing depressed mood and hopelessness she was diagnosed as having depression. Following diagnosis of Addison's disease as a result of complete clinical evaluation, she was transferred to the respected department. This case highlights significance of complete evaluation and secondary psychiatric disorders with an overlooked or misdiagnosed Addison's disease presenting with psychiatric features in the early stage.
editor: 3 Klozapin Kullanımıyla İlişkili Miyokloni: Bir Olgu Sunumuİngilizce başlık: Clozapine-Induced Myoclonus: A Case Report Özet: Klozapin dirençli şizofreni olgularının tedavisinde kullanılan, tipik antipsikotik ilaçlara göre daha az ekstrapiramidal yan etkisi olan güçlü bir atipik antipsikotik ilaçtır. Postsinaptik D2 reseptörlerine düşük affinitesi olması ve D1, D4 ve 5HT2 reseptörleri üzerinden etki etmesi ile tipik antipsikotiklerden ayrılır. Başlıca yan etkileri agranülositoz, epileptik nöbetler, ortostatik hipotansiyon, sedasyon ve hipersalivasyondur. Nöbetlerin yanısıra, miyokloni oluşmasını tetikleyebileceği bildirilmiştir. Miyokloni, bir kas ya da kas grubunda birdenbire ortaya çıkan, kısa süreli, düzensiz çekilmeler olarak tanımlanabilir. Birçok psikotrop ilaç miyokloni oluşmasını tetikleyebilir. Klozapin kullanımına bağlı olarak geliştiği bildirilen miyokloni olguları ile ilgili sınırlı sayıda yayın bulunmaktadır. Çeşitli araştırmacılar miyokloni oluşumunda, başta serotonin olmak üzere dopamin ve noradrenalinin yer aldığı monoaminerjik sistemin rolüne dikkat çekmişlerdir. Miyoklonik kasılmalar grand mal nöbetin habercisi olabilir. Bazı olgularda klozapinin düşük dozda kullanımıyla miyokloni geliştiği bildirilmiştir. Klozapin tedavisinin başlangıç dönemi miyokloni ve epileptik nöbetlerin görülmesi açısından en riskli dönemdir. Doz artımının yavaş yapılması nöbet görülme sıklığını azaltabilir. Klozapine bağlı miyokloni ortaya çıktığında ilacı tamamen kesmek, dozu azaltmak ya da antiepileptik ajanlarla birlikte tedaviye devam etmek önerilen seçenekler arasındadır. Bu yazıda klozapin tedavisi ile miyokloni ve düşme atağı gözlenen şizofreni tanılı bir olgu sunulacak ve bulgular ilgili yazın eşliğinde tartışılacaktır. İngilizce özet: Clozapine is a potent atypical antipsychotic drug being used to treat treatment-refractory schizophrenia and has fewer extrapyramidal side effects in comparison to conventional antipsyhotic drugs. It has a weaker affinity for post-synaptic D2 receptors and exhibits its actions via D1, D4 and 5HT2 receptors. Side effects of major clinical importance include agranulocytosis, seizures, orthostasis, sedation and, hypersalivation. In addition to generalized seizures, clozapine may also produce myoclonus. Myoclonus can be defined as spontaneous, paroxysmal and irregular contractions of a muscle or muscle group. It can be focal or multi-focal. Many psychotropic drugs can induce myoclonus. There has been limited amount of scientific publications on clozapine-induced myoclonus. Several researchers have emphasized the role of monoaminergic system including especially serotonin, dopamine and noradrenalin in myoclonic activity. The GABA-ergic system has also been investigated because clonazepam and valproic acid sometimes alleviate this phenomenon. It is thought that myoclonic events could be precursors of generalized seizures. Clozapine-induced miyoclonus has been reported to occur at low doses in some cases. The time of initiation of treatment with clozapine appears to be a period of greater risk for myoclonus and seizures. Slower titration may reduce seizure rates. Discontinuation of drug, lowering of dosage, addition of anticonvulsant are recommended when clozapine-induced myoclonus occurs. We present here a schizophrenia patient treated with clozapine who experienced myoclonic jerks and drop attacks and we discuss these symptoms with the related literature.
editor: 3 Cinsellikten Tiksinti Duyma Bozukluğu: Davranışçı Tedaviye Olumlu ve Hızlı Yanıt Veren Bir Olguİngilizce başlık: Sexual Aversion Disorder: A Case of Favourable Outcome and Rapid Response to Behavioral Therapy Özet: Cinsellikten tiksinti duyma bozukluğu, sürekli olarak ya da yineleyici bir biçimde, bir cinsel eş ile genital cinsel ilişki kurmaktan aşırı tiksinti duyma ve bundan tümüyle (ya da hemen tümüyle) kaçınma ile karakterize bir cinsel işlev bozukluğudur. Seyrek rastlanan ve tedavisi zor olan bir hastalık olarak bilinmektedir. İlk kez 1987?de DSM sınıflandırmasına girmiş olmasına karşın cinsel işlev bozuklukları ile ilgili kitaplarda bağımsız bir başlık olmaktan çok cinsel isteksizlik, vajinismus, disparoni ile birlikte ya da cinsel tacizin bir sonucu olarak ele alınmaktadır. Kadınlarda daha sık görüldüğü ve tedavide en etkin yöntemin davranışçı duyarsızlaştırma yöntemi olduğu konusunda görüş birliği vardır. Bu yazıda 24 yaşında, 4 yıllık evliliği boyunca eşine dokunmayan, kendisine dokunulmasına izin vermeyen ve çıplak olarak sevişmeyi reddeden bir kadın cinsellikten tiksinti duyma bozukluğu olgusu sunulmuştur. 8-9 yaşlarındayken cinsel tacize uğrayan hasta, eşiyle çok nadiren cinsel ilişkiye giriyordu. Eşiyle birlikte terapiye alınan olgu şaşırtıcı derecede kısa sürede tamamen düzelmiştir. ?Davranışsal duyarsızlaştırma? ve genel cinsel terapi ilkelerinin uygulandığı tedavi süreci toplam 3 oturumda tamamlanmıştır. Yazıda hastalığın klinik özellikleri, tanı, tedavi süreci ve tedaviye olumlu yanıtta etkili olabilecek etmenler tartışılmıştır. Ayrıca cinsellikten tiksinti duyma bozukluğunun uygun bilgilendirme ve terapi teknikleriyle bazen şaşırtıcı olabilecek kadar kısa sürede düzelebileceği vurgulanmıştır. İngilizce özet: Sexual aversion disorder is a sexual dysfunction characterized with persistent or recurrent extreme aversion to, and avoidance of, all (or almost all) genital sexual contact with a sexual partner. It is known that it is a rare disorder and it is hard to treat. Although it entered DSM’s classification in 1987, in books about sexual disorders it is not placed under its own title but discussed with sexual desire disorder, vaginusmus, dyspareunia or as a result of sexual abuse. There is a common opinion that it is seen more frequently with women and the most efficient treatment technique is the behavioral desensitization. This case report presents a 24-year-old woman, who had not touched her husband in her 4-year marriage and had not let him touch her and refused having sex naked. The patient, who was sexually abused when she was 8 or 9, had rarely had sex with her husband. The patient who was admitted to thearpy with her husband improved in a surprisingly short time. Treatment process, where “systematic desensitization” and general sexual therapy principles applied, was completed in 3 sessions. In this paper, clinical characteristics, diagnosis, treatment process of sexual aversion disorder, and factors that affected the treatment process positively were discussed. Moreover, it is emphasized that sexual aversion disorder could be treated in a surprisingly short time with proper therapy techniques and when patients are informed well.
editor: 3 Tek Doz Olanzapin Enjeksiyonu Uygulaması Sonrası Gelişen Nöroleptik Malign Sendrom: Olgu Sunumuİngilizce başlık: Neuroleptic Malignant Syndrome Developing after Single Dose Intramuscular Olanzapine: A Case Report Özet: Bu yazıda postpartum başlangıçlı ikiuçlu bozukluk tanısıyla takip edilen bir hastada, kas içi tek doz olanzapin uygulaması sonrası gelişen nöroleptik malign sendromun (NMS), klinik seyri ve elektrokonvulzif tedaviye (EKT) olumlu yanıtı incelenmiştir. Antipsikotik kullanımının ardından, ilk 24 saat içinde, yüksek ateş, titreme, kan basıncı değişikliği, kas sertliği, terleme, mutizm ve bilinç değişikliği meydana gelen hastanın kreatin fosfokinaz (CK) düzeyi 1863 U/L idi. İdrar incelemesinde amfetamin, kokain, trisiklik antidepresan, opioid, barbiturat yada benzodiazepin gibi ilaçların alımına dair bulgu saptanmadı. Lökosit düzeyi 5150/uL, hemoglobin düzeyi 12.6 g %, hematokrit düzeyi 39.7%. Hastanın serum sodyum seviyesi 144 mmol/L, potasyum 3.4 mmol/L, klor 122 mmol/L ve kreatinin 0.80 mg/dl idi. Hastanın beyin bilgisayarlı tomografi (BT) sonucu normal olarak değerlendirildi. Nörolojik ve enfeksiyöz nedenlerin dışlandığı hastaya DSM-IV ölçütlerine göre NMS tanısı konuldu. Hastaya destek tedavisi verildi. Hasta, genel anestezi altında toplam onsekiz adet bilateral EKT uygulaması sonrasında başarılı bir şekilde tedavi edildi. Olanzapine bağlı NMS olguları bildirilmiş olmasına rağmen, bizim olgumuz olanzapinin kas içi ve tek doz verilmesi sonrasında NMS tablosu gelişmesi açısından dikkat çekicidir. İngilizce özet: We present a case with a history of bipolar disorder who developed signs and symptoms consistent with Neuroleptic Malignant Syndrome (NMS) after one day of treatment with single dose intramuscular olanzapine and the positive response to electroconvulsive treatment (ECT). The patient presented with severe elevated temperature, tremors, labile blood pressure, muscular rigidity, diaphoresis, mutism and mental status changes that had progressed over the preceeding 24 hours after one day of treatment with single dose intramuscular olanzapine. Laboratory data revealed Creatinine phosphokinase (CK) as 1863 U/L. Urine drug screening failed to reveal any evidence of amphetamine, cocaine, tricylic antidepressant, opiate, cannabis, barbiturate, or benzodiazepine exposure. Leukocyte count was 5150/uL, with a hemoglobin of 12.6g %, and a hematocrit of 39.7%. The patient 's serum sodium level was 144 mmol/L, potassium3.4 mmol/L, chloride 122 mmol/L and a creatinine 0.80 mg/dl. A computud tomography ( CT ) scan of the head were also performed and were reported as normal. Neurologic or infectious states were ruled out and the patient was diagnosed as NMS according to DSM IV criteria. The patient was admitted to the supportive care. In this case report, NMS was successfully treated with eighteen bilateral ECT under general anesthesia. Although, cases of olanzapine induced NMS were reported in the literature, our case, presenting NMS after a single dose olanzapine IM, is different from the previous ones.
editor: 3 Mirtazapinin Major Depresyonda Etki Başlangıcı ve Güvenilirliği: Olgu Serisiİngilizce başlık: Onset of Action and Tolerability of Mirtazapine in Major Depression: Case Series Özet: Amaç: Mirtazapin ile tedaviye alınan olgularda antidepresan etkinliğin başlama zamanını belirlemek, tedaviye uyumu ve ilacın güvenilirliği incelemek. Yöntem: Major depresyon tanısı konan 20 erişkin hasta çalışmaya alınmıştır. Başlangıç vizitinden sonra 1., 2., 3., 4. ve 8. haftalarda etkinlik, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ), Montgomery-Asberg Depresyon Değerlendirme Ölçeği (MADDÖ), Klinik Global İzlenim (KGİ-1) ve Klinik Global İyileşme (KGİ-2) ölçekleri ile ölçülmüştür. Tedaviye yanıt ölçütü, HDDÖ ve MADDÖ'de başlangıç viziti puanından %50 azalma, düzelme ise HDDÖ'nin 7 puanın altına inmesi olarak tanımlanmıştır. Yan etkiler, UKU Yan Etki Değerlendirme Ölçeği ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların HDDÖ ve MADDÖ değerlerinde başlangıç vizitine oranla birinci haftadan itibaren anlamlı düşüşler gözlenmiştir. HDDÖ ortalama puanı 2. haftada (n=19) %46'ya, 3. haftada (n=18) %61'e düşmüş ve 4. haftanın sonunda (n=15) belirtilerde düzelme gözlenmiştir. En sık yan etkiler rüya görmede artma, uyku hali, uyku süresinde uzama ve kilo artışıdır. Kiloda başlangıç ile son vizit arasında anlamlı bir artış gözlenmiştir (x²=24.329, df=5, p=0.0001). Sonuç: Mirtazapinin major depresyonda üçüncü haftadan itibaren tedaviye yanıt verdiği, 'ikili etki' mekanizması ile iyi bir tedavi seçeneği olabileceği düşünülmüştür. İngilizce özet: Objectives: The aim of the study was to examine the tolerability and the onset of antidepressant action of mirtazapine. Method: Twenty adult outpatients with major depresion were treated with mirtazapine and assessed at baseline, and after 1, 2, 3, 4, and 8 weeks by the 17-item Hamilton Depression Rating Scale (HDRS), Montgomery-Asberg Depression Rating Scale (MADRS), and Clinical Global Impression-Severity of Illness and Clinical Global Impression-Global Improvement scales. The onset of action was measured by a reduction of more than 50% from baseline on HDRS and MADRS. Remission was defined as an HDRS score under 7. Udvalg for Kiliske Undersegelser (UKU) was used to assess the tolerability. Results: The reductions from baseline on both HDRS and MADRS were significant starting from week 1. HDRS was reduced by 46% on week 2 (n=19), and by 61% on week 3 (n=18). HDRS score reduced to 7 by week 4 (n=15). Evaluating the side effects, increased dream activity (16%), weight gain (14%), sleepiness / sedation (12%), and increased duration of sleep (12%) were the most frequent. The weight gain was significant between the baseline and the last visit (x²=24.329, df=5, p=0.0001). Conclusion: Mirtazapine, known as an NaSSA with its noradrenergic and specific serotonergic antidepressant action, seems to be a good choice in treatment of major depression with its rapid onset antidepressant activity and favorable tolerability.
editor: 3 Erkek Pseudohermafroditizmi: Bir Olgu Sunumuİngilizce başlık: Male Pseudohermaphroditism: A Case Report Özet: Cinsel kimlik gelişimine etki eden etkenlerle ilgili doğuştan getirilen özelliklerden çevrenin katkılarına kadar varan çeşitli kuramlar vardır. Kromozomal düzenlenmenin yanı sıra sistemik veya lokalize hormonların etkisi altında gerçekleşen normal seksüel farklılaşma genetik anomaliler, hormon salınımındaki yetersizlikler ve hedef organ yanıtsızlığı gibi durumlarda bozulabilmektedir. Belirsiz genitalyası olan hastaların erken dönemde özellikle yenidoğan döneminde fark edilmesi ileride ortaya çıkabilecek duygusal sorunların önlenmesi için önemlidir. Ancak ülkemizde halen ergenlik veya erişkinlik dönemine kadar fark edilmeyen olgulara rastlanmaktadır. Bu olgu sunumunda 24 yaşında "erkek pseudohermafroditizm" tanısı alan bir olgu sunulmaktadır. Hasta penis rekonstrüksiyonu planlanarak plastik cerrahi kliniğine yatırılmış ve operasyon öncesi etik kurul kararı ile kliniğimizce değerlendirilmiştir. Operasyon öncesi danışma süreci sonunda operasyon kararı alınmış; penis rekonstrüksiyonu ve kanser oluşumu riskini önlemek amacıyla sol orşiektomi operasyonu yapılan hasta operasyon sonrası yaşamına erkek olarak devam etmiştir. Normal psikoseksüel kimlik gelişiminin nasıl ve ne zaman olduğu, hangi etkenlerden etkilendiği konusunda bilgilerimiz her geçen gün yapılan araştırmalarla artmakta da olsa oldukça sınırlıdır. Kesin tedavi protokollerinin oluşturulması için daha kapsamlı çalışmaya gereksinim duyulan bu konuda, sunulan olgu tamamıyla kız çocuk olarak yetiştirilmiş olmasına karşın doğuştan gelen özelliklerine göre cinsel kimlik seçimini yapmıştır. Bu da bize cinsel kimlik seçiminde organik etkenlerin önemini göstermektedir. İngilizce özet: Various theories that range from innate characteristics to environmental contributions exist as regarding factors affecting the development of sexual identity. Normal sexual differentiation which evolves under the influence of systemic or localized hormones in addition to chromosomal order may be broken down with genetic abnormalities, hormone secretion deficiencies and lack of response in target organs. Despite noticing and evaluation of patients with ambiguous genitalia in early period of life especially in the newborn period is important for the prevention of possible further emotional or organic deficiencies, there are still cases remained unnoticed until the adolescence or adulthood period in our country. In this case report, a 24 years old male patient with diagnosis of male pseudohermaphroditism is presented. He had been seen for preoperational psychiatric consultation upon decision of the ethical committee after being hospitalized for penis reconstruction operation and reevaluated after psychological counseling process and the decision for surgery and following post-surgical psychological counseling process was taken. The patient had gone through penis reconstruction beside left orchiectomy operation that had been performed to prevent cancer risk. After the operation he continued his life as a male. Our knowledge on normal psychosexual identity development and the factors it has been affected from is increasing with studies being conducted but still limited. In this case report, despite being raised completely as a girl the patient chose his sexual identity on the base of innate characteristics. This shows us the importance of organic factors in the selection of sexual identity.
editor: 3 Sanrısal Yanlış Tanıma: Capgras Sendromlu Bir Olgu Sunumuİngilizce başlık: Delusional Misidentification: Presentation of a Case of Capgras Syndrome Özet: Capgras sendromu, sanrısal yanlış tanıma bozuklukları içinde tanımlanan, az rastlanan ve inatçı sanrılar ile giden bir bozukluktur. Hasta, yakın bir akrabasının bazen de kendisinin tıpatıp benzerleri ile değiştirildiğine inanır. Sendrom, nadiren saf bir şekilde ortaya çıkar ve genelde şizofreni veya organik psikozla birliktedir. Olguların çoğunda psikoz, paranoid tiptedir. Capgras sendromunun ayrıca mani ve psikotik depresyonda da görülebildiği bilinmektedir. Bu az görülen psikiyatrik sendromun kökenine ilişkin kesin bir açıklama getirilememiştir. Birçok olguda, sendroma psikoanalitik açıklamalar getirilirken, daha sonraki olgularda yaygın veya lokalize beyin lezyonları sorumlu tutulmuştur. Kimi yazarlar ise, olgularda organik ve psikodinamik nedenlerin bir arada olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Bu yazıda etyolojisinde psikodinamik nedenlerin ön planda olduğu düşünülen bir Capgras sendromu olgusu aktarılmıştır. Hastamızın daha önce bildirilen olgular gibi anne ve babasının benzerleri ile yer değiştirdiğine inanması, bu sanrısının perseküsyon sanrılarının önüne geçerek tabloya hakim olması, progresif ve inatçı seyretmesi ve işitsel varsanılar nedeniyle tanıda Şizofreniform Bozukluk zemininde Capgras Sendromu düşünülmüştür. Ancak, bu fenomen ile karşılaşıldığında, psikodinamik yorumlar yapılabilse bile, bir organik nedenin bulunabileceği düşünülerek ayrıntılı nöropsikiyatrik değerlendirme ve incelemeler yapılmalıdır. İngilizce özet: Capgras syndrome is placed among the group of delusional misidentification syndromes and is characterized by delusions which are rare and resistant to treatment. The patient believes one of his close relatives, and even himself to be changed with a doppelganger. It is commonly accompanied by schizophrenia or organic psychosis and is very rare in its pure form. The psychosis is of the paranoid type in most of the cases. It is also known to accompany mania and psychotic depression. The etiology of this rare psychiatric syndrome remains elusive. Most of the cases are explained with psychoanalytic terms, although in later cases diffuse or localized brain lesions are suspected to be responsible. Some authors posited that organic and psychodynamic causes may coexist. In this study, a case of Capgras syndrome, in which psychodynamic causes are thought to be more prominent, is presented. Because of the facts that our patient believed his parents to be changed with their doppelganger, this delusion was more prominent than delusions of persecution, being both progressive and resistant and the presence of auditory hallucinations; Capgras syndrome with Schizophreniform disorder was diagnosed. Although, psychodynamic explanations of this phenomenon may be possible, a detailed neuropsychiatric evaluation was deemed necessary to rule out an organic cause.
editor: 3 |