Derleme

Genel Bir Değerlendirme: Klinik Psikolojide Üstbilişler

İngilizce başlık: 
A General Overview: Metacognitions in Clinical Psychology
Özet: 
Çeşitli disiplinlerde inceleme konusu olan üstbiliş, en basit tanımıyla bilişler hakkındaki bilişler olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmanın amacı, üstbilişlerin psikolojik bozukluklarla ilişkisi ve tedavideki yerine dair genel bir bakış açısı sunmaktır. Wells ve Mattthews (1994) üstbilişler ve psikopatoloji ilişkisini kavramsallaştırmaya yönelik bir model sunmuşlar ve bu model bir dizi çalışma ile desteklenmiştir. Bu modele göre üstbilişler psikolojik bozuklukların gelişimi ve sürdürülmesinde kritik öneme sahiptir. Bu ilişkinin psikoterapide ele alınmasına yönelik olarak terapide çeşitli üstbilişsel teknikler önerilmiştir. Sonuç olarak bu teknikler ve ilgili çalışmaların genel bir değerlendirmesi yapılmış ve ileriki araştırmalar için bazı önerilerde bulunulmuştur.
İngilizce özet: 
Various disciplines have examined the many phenomena of metacognition. It has been defined as “cognition on cognition” in a simple way. The purpose of this article is to provide a general overview of the concept of metacognition, its relationship with psychological disorders and use of metacognition in therapy. Wells and Matthews (1994) suggested a model which conceptualizes the relationship between metacognition and psychopathology and this model has been supported by a series of investigations. According to this model, metacognitions have a critic role on development and maintenance of psychological disorders. Several metacognitive therapy techniques suggested controlling for this relationship in psychotherapy. In conclusion, these techniques and related studies have been overviewed and recommendations are made for future researches.
Makale dosyası: 
Yazarlar
6MelisCanermeliscaner@gmail.comHacettepe Üniversitesi, Psikloji Bölümü0
editor: 
2

DOPAMİN RESEPTÖRLERİ ve SİNYAL İLETİM ÖZELLİKLERİ

İngilizce başlık: 
DOPAMINERGIC RECEPTORS and SIGNAL TRANSMISSION FEATURES
Özet: 
Bu derlemenin amacı; merkezi sinir sistemindeki başlıca dopamin yolaklarında bulunan dopamin nöronlarının reseptör alt tiplerini tanımlamak, reseptör sonrası temel sinyal iletim mekanizmalarına değinmek ve tüm bu mikromoleküler düzeydeki yapıların psikotik belirtilerin oluşumu açısından klinik önemlerini özetlemektir. Son zamanlara kadar D1 ve D2 belirlenmiş tek dopamin reseptörleri iken, moleküler klonlama çalışmaları başka reseptör alt tiplerinin de varlığını (D3 ve D4 “D2 benzeri”, D5 “D1 bezeri”) ortaya koymuştur. D1 benzeri reseptörlerde kısa üçüncü” hücre içi kıvrım bulunur, bu kıvrım G-stimülatör (Gs) proteinlerle etkileşen reseptörler için tipiktir ve siklik AMP üretimini uyarır. D2 benzeri reseptörlerde uzun üçüncü hücre içi kıvrım bulunur, G-inhibitör (Gi) proteinlerle etkileşen reseptörler için tipiktir ve siklik AMP üretimini inhibe eder. Dopamin reseptörleri sinyal iletiminin, fosfolipaz C aktivitesinin veya araşidonik asit salınımının düzenlenmesi ile de gerçekleştiği düşünülmektedir. Ayrıca, dopamin reseptörleri Na/H değiştiricilerini ve Na-K ATPaz aktivitesini düzenlemektedir Son zamanlarda hem D2S hem de D2L reseptör izoformlarının Gβγ alt üniteleri, protein kinaz C, mitojenle-aktive olan protein kinaz (MAPK), hücre dışı sinyalle düzenlenen kinaz (ERK) yolağı vasıtasıyla hücre büyümesi, farklılaşma ve apoptozisde rol aldıkları gösterilmiştir. Ayrıca dopamin reseptörlerinin farklı hücresel özelliklerinin toplu olarak dopamin reseptörleri ile etkileşime giren proteinler (dopamine receptor interacting proteins- DRIPs) denen bir grup molekül tarafından düzenlendiği de son yıllarda keşfedilmiştir. DA aktivitesi otoreseptörler, intrasinaptik enzim degradasyonu ve presinaptik olarak yerleşmiş dopamin taşıyıcısı (DAT) tarafından, ayrıca diğer transmitter sistemler tarafından düzenlenir. Dopaminerjik sistemdeki bozukluklar şizofreni, duygudurum bozuklukları ve madde bağımlılığı gibi bir çok psikiyatrik tablonun patofizyolojisinden sorumludur.
İngilizce özet: 
The purpose of this review is to identify subtypes dopamine receptors on main dopaminergic pathways, review the main post-synaptic intracellular signal mechanisms and summarize the importance of these microcellular structures on the formation of psychotic symptoms. Until recently D1 and D2 receptor sub-types were consider as the only dopaminergic receptors, but molecular clonnation studies have revealed three other receptor subtypes (D3 and D4 are called “D2-like, while D5 is considered as “D1-like”). D1-like receptors have a short intra-cellular loop, which is typical for receptors that interact with G-stimulator (Gs) proteins and activates cAMP. D2-like receptors have a long intra-cellular loop, typical for receptors that interact with G-inhibitor (Gi) proteins and inhibit cAMP formation. Dopamine receptors cause signal inductions via regulation of phospholipaze C and arachidonic acid secretion as well. Besides, dopamine receptors also regulate activation of Na/H exchangers and Na-K ATPase. Recently, it has been shown that Gβγ subtypes of both D2S and D2L receptor izoforms may cause cell growth, differentiation and apoptosis via protein kinaz C, MAPK and ERK pathways. In addition, dopamine receptors are modulated by a group of molecules called dopamine receptor interacting proteins (DRIPs). Dopamine activity is modulated by auto-receptos, intra-synaptic enzymatic degradation and presynaptic dopmaine transporter (DAT), as well as other transmitter systems. Disregulation of dopaminergic system is responsible for pathophysiology of many psychiatric disorders such as schizophrenia, mood disorders and substance dependence.
Yazarlar
3AslıhanSayınaslihansayin@yahoo.comGazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı0
editor: 
2

Depresyonda ve Anksiyete Bozukluklarında Somatizasyon (Bedenselleştirme)

İngilizce başlık: 
SOMATIZATION IN DEPRESSION AND ANXIETY DISORDERS
Özet: 
Genel olarak emosyonel disforiyi bedensel belirtilerle ifade etme eğilimi olarak tanımlanan somatizasyonda “bedensel bir hastalıkla açıklanamayan fiziksel yakınmalar” mevcuttur ve kişi bu yakınmalarını bedensel bir hastalığa atfederek tıbbi yardım arayışına girer. Somatizasyon davranışı çeşitli psikiyatrik bozukluklarla ilişkilendirilmekle birlikte en sık depresyon ve anksiyete bozukluklarına eşlik ettiği bilinmektedir. Anksiyete bozuklukları ve majör depresyon vakalarında somatik belirtilerin somatize edilmiş disforiyi yansıttığı düşünülmektedir. Psikiyatri ve genel tıp sınırında hala çözülememiş bir sorunun temsilcisi olan somatizasyon hastaların yaşadıkları sıkıntı ve huzursuzluğu arttırmakta, hastalıkların gidişatını kötüleştirmekte ve yetiyitimini arttırmaktadır. Diğer yandan somatizasyon depresyon ve anksiyete belirtilerini maskeleyerek doğru tanı koymayı güçleştirebilir ve tedavinin gecikmesine neden olabilir. Bu sistematik olmayan gözden geçirme yazısında somatizasyonun depresyon ve anksiyete bozukluklarının klinik görünümünü, tanı ve tedavi sürecini, prognozunu nasıl etkileyebileceği derlenen bilgiler ışığında değerlendirilmektedir. Anahtar Sözcükler: Somatizasyon, Depresyon, Anksiyete Bozuklukları, Disfori, Bedensel
İngilizce özet: 
Somatization may be described as the tendency to express psychological dysphoria through bodily symptoms. Patients complain of physical signs which they attribute to a medical disease and seek medical help for, but the symptoms do not fullfill diagnostic criteria of an organic disorder. Although somatization is known to be associated with many psychiatric disorders, it mostly accompanies depression and anxiety disorders. Somatic symptoms are thought to be a manifestation of somatized dysphoria in depression and/or anxiety. Somatization which is stil accepted to be an unsolved problem in the borderland of medicine and psychiatry leads to an increase in psychological distress and disability of patients and worsens the prognosis of psychiatric disorders. On the other hand somatization may mask real psychiatric symptomatology leading to a delay in true diagnosis and effective treatment. This review aims to evaluate the effects of somatization on the clinical picture, diagnosis, treatment and prognosis of depression and anxiety disorders. Key Words: Somatization, Depression, Anxiety Disorders, Dysphoria, Somatic
Yazarlar
2EmineMüjganÖzen Şahinmujkan76@yahoo.comBakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Uzman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi,0
2AliBeleneBakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Uzman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi,0
4AyşeSolmazTürkcanBakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Uzman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi,0
4DoğanYeşilbursaBakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Uzman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi,0
2ErdalYurtAdana Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi0
editor: 
2

Ergenlik Döneminde Beynin Yapısal ve Nörokimyasal Değişimi

İngilizce başlık: 
Structural and Neuro-Chemical Changes of Brain in Adolescence
Özet: 
Gelişimin önemli basamaklarından olan ergenlik pek çok duygusal ve davranışsal güçlük ile ilişkilidir. Ergenlik döneminde beyin gelişiminin ruhsal sorunlar için hem koruyucu hem de risk oluşturucu etkileri vardır. Bu gözden geçirme metninde ergenlik döneminde beynin yapısal, nörokimyasal değişim sürecinin irdelenmesi amaçlanmıştır. Ergenlik döneminde beynin yapısal ve biyokimyasal gelişimi ve değişimi ile ilgili yazın taranmış. Üreme hormonları gibi bu gelişim üzerine etki gösteren etmenler ile ilgili bilgiler derlenmiştir. Yazın özetinin yanı sıra beyinde gözlenen ergenliğe bağlı değişikliklerin psikiyatrik bozukluklar ve belirtile ile ilişkisi tartışılmıştır. Ergen beyni belirgin bir biçimde yapısal gelişim gösterir ve zedelenmeye yanıt açısından erişkin beynine göre daha duyarlıdır. Ergenlik döneminde, yeni hücre oluşumu, hücre kaybı, yeni yolakların oluşumu, dallanma ve budanmayı içeren pek çok süreç ile beyinde beyaz madde artarken, gri madde azalır. Bazal gangliyon hacmindeki artış ergenlik boyunca bağımlılık yapan maddelere duyarlılık ile sonuçlanır. GABA-erjik sistem ergenlik döneminde beynin baskın inhibitör sistemidir; ergenlerin alkol-madde kullanımı GABA-erjik sistemi bozarak erişkinlik döneminde alkol-madde bağımlılığı riskini artırır. Üreme hormonları tarafından tetiklenen Hipotalamo-pitiüter Aks ergenlerin olumsuz yaşam olayları karşısında stres duyarlılığı ile ilişkilidir. Ergenliğe özgü gelişim ve değişimi anlamak; ergenin ruhsal muayenesi, tanı koyma ve tedavi seçiminde hekimlere önemli katkı sağlayacaktır.
İngilizce özet: 
Adolescence which is important developmental process relate to many emotional and behavioral problems. There are both protective and risky effects of brain developmental process through adolescence. In this review, it is aimed to discus the structural and neuro-chemical changes of brain in adolescence. Literature related to development and changes of the brain through adolescence was searched and findings were discussed. Data include many factors which have effect on this process such as sex hormones were reviewed. Together with summary of literature, the relationship between brain development and changes in adolescence and psychiatric disorders or symptoms were discussed. Brain develops and changes through adolescence and it is much vulnerable than adults' brain. In Brain of adolescents, white mater increases and grey mater decreases through many processes including neurogenesis, apoptosis, synaptogenesis. Increasing basal ganglia volume causes susceptibility for drug addiction. GABA-ergic system is dominant inhibitor system through adolescence. Alcohol-drug use in adolescence causes increased risk of addiction in adulthood because of deterioration of GABA-ergic system. Hypotalamo-pituitary axe which triggered by sex hormones relates to stress responds against the negative life experience. To understand of this developmental process is important to examine, diagnosing and treatment of adolescence for clinicians.
Yazarlar
2GoncaÇelikgoncagulcelik@gmail.comÇukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı, Adana0
3AyşegülTahiroğluÇukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı, Adana0
5AyşeAvcıÇukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı, Adana0
editor: 
3

AĞRILI GENİTAL CİNSEL AKTİVİTE VE VAJİNİSMUS TANISINDA YAŞANAN GÜÇLÜKLER

İngilizce başlık: 
PAINFUL SEXUAL GENITAL ACTIVITY AND DIFFICULTIES IN DIAGNOSIS OF VAGINISMUS
Özet: 
Kadın cinsel işlev bozuklukları yineleyici bir biçimde ya da sürekli olarak görülen ilgi/istek bozukluklarını, uyarılma bozukluklarını, orgazm bozukluğunu, cinsel birleşme girişimi sırasında veya cinsel birleşme gerçekleştirildiğinde ortaya çıkan ağrı ve zorlanmayı içerir. Vajinismus, vajinanın dış üçte birindeki kaslarda cinsel birleşmeyi engelleyecek bir biçimde, yineleyici bir biçimde ya da sürekli olarak istem dışı spazmın olması olarak tanımlanmakla birlikte, günümüzde yapılan araştırmalar spazma olan vurguyu azaltarak, ağrı ve anksiyete varlığını öne çıkarmıştır. DSM-IV-TR’de ağrı bozukluğu olarak sınıflandırılmış olmakla birlikle, vajinismus tanısı koymak için bu tanı sisteminde ağrı şart değildir. Vulvar vestibulit sendromu (VVS) vestibüler bölgede şiddetli ağrı, hassasiyet ve eritemle karakterizedir. Premenopozal kadınlarda, disparoninin en sık nedeni olarak kabul edilmektedir. VVS’si olan, VVS olarak tanımlanmamış disparonisi olan ve vajinismusu olan kadınlar arasında, cinsel ağrı bozukluklarının olası nedenleri içinde yer alan psikolojik etmenlerin rolüne göre ayrım yapılmıştır Bu makalenin amacı cinsel ağrı bozukluklarının iki kategorisi olan disparoni ve vajinismusun klinik görünüm ve tanımını gözden geçirmektir. Disparoni/VVS ve vajinismusla ilgili çalışmalar tanımlama, sınıflandırma, tanı ölçütleri, klinik görünüm ve tedavi açısından değerlendirilmiştir. Disparoni/VVS ile vajinismus ayırıcı tanısı yapmanın zor olduğu ve bu hastalık tabloları için çok-boyutlu/çok-disiplinli tanımlama, değerlendirme ve tedavi yaklaşımının gerekli olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Cinsel ağrı, disparoni, vajinismus, vulvar vestibulit sendromu, tanı
İngilizce özet: 
PAINFUL SEXUAL GENITAL ACTIVITY AND DIFFICULTIES IN DIAGNOSIS OF VAGINISMUS Female sexual dysfunctions include persistent or recurrent disorders of interest/desire, disorders of subjective and genital arousal, orgasm disorder, and pain and difficulty with attempted or completed intercourse. Vaginismus is defined as a recurrent or persistent involuntary spasm of the musculature of the outer third of the vagina that interferes with sexual intercourse. Traditional definitions consider vaginal spasm during penetration to be the primary characteristic, however, current research has reduced importence of vaginal spasm and underlines the experience of anxiety and pain. Although vaginismus is classified as a sexual pain disorder in DSM-IV-TR, pain in this diagnostic system is not a necessary condition for the diagnosis. Vulvar vestibulitis syndrome (VVS) is characterized by severe pain and tenderness on vestibular touch or attempted vaginal entry, with no obvious local vulvar pathology except for vestibular erythema. VVS has been reported to be a major cause of dyspareunia in premenopausal women. With regard to the role of psychological factors in the possible etiology of sexual pain disorders, a distinction is made between women with VVS, women with dyspareunia not identified as VVS, and women with vaginismus. The purpose of this article is to review the clinical presentation and definition of two categories of sexual pain disorders: dyspareunia/VVS and vaginismus. Studies about dyspareunia/VVS and vaginismus were searched, and data about the definition, classification, diagnostic criteria, etiology, clinical features, and treatment were evaluated. It is concluded that the differential diagnosis between vaginismus and VVS/dyspareunia is difficult, and a multi-dimensional/multi-discipliner description, assessment and treatment of these syndromes is needed. Key words: sexual pain, dyspareunia, vaginismus, vulvar vestibulitis syndrome, diagnosis
Yazarlar
3SultanDoğansultandogan@yahoo.comNamık Kemal Üniversitesi, Tıp Fakültesi Psikiyatri AD, Tekirdağ.0
2EvrimÖzkorumakevrimozkorumak@yahoo.comRize Devlet Hastanesi, Psikiyatri Kliniği, Rize.0
editor: 
2

Siklotimik Bozukluk

İngilizce başlık: 
Cyclothymic Disorder
Özet: 
Siklotimik bozukluk; psikiyatri alanında tanımlanması ve ayrıntılandırılması en zor bozukluklardan biridir. Siklotimi genellikle erken yaşlarda sinsi bir şekilde başlayan DSM-IV-TR'ye göre subsendromal düzeyde depresyon ve hipomaninin sık ve kısa döngüleriyle karakterize bipolar bozukluğun bir formudur. Ancak siklotiminin tanısı için DSM-IV-TR'nin kriterlerinden ziyade duygulanım, aktivite ve kognisyondaki değişimlerin tanı için daha açıklayıcı olduğu düşünülmektedir. Ayrıca hipomaninin tanımı ile ilgili kavramsal karışıklıklar nedeniyle tanı konulmasında bazı güçlüklerle karşılaşılabilmektedir. Siklotimik bozukluğun etiyolojisine yönelik çalışmalarda farklı modeller öne sürülmüştür. Son yıllarda özellikle genetik-ailesel çalışmaların ön planda olduğu göze çarpmaktadır. Etiyolojiye yönelik çalışmalardan elde edilen sonuçlar, siklotimik bozuklukla bipolar bozukluklar arasında biyolojik bağlar olduğunu düşündürmektedir. Özellikle siklotimik mizacın bipolar II bozukluğu açısından genetik-ailesel yatkınlık oluşturacağı öne sürülmüştür. Siklotimi; erken yaşlarda başlaması, tanısında karşılaşılan zorluklar, klinik görünümünün çeşitliliği, semptomlarının belirlenmesinin güçlüğü, sınırda bir bozukluk olarak kabul edilmesi ve tedaviye başvuruların azlığı gibi nedenlerle yeteri kadar araştırmaya konu olmamıştır. Ancak son yıllarda artan sayıda ve özellikle etiyolojisi ile tanı geçerliliği ve güvenirliliğine yönelik çalışmalar göze çarpmaktadır. Türkçe literatürde siklotiminin genel olarak tartışıldığı çok az sayıda makale bulunmaktadır. Bu derlemeyi yazmaktaki amacımız, siklotimik bozukluğun tarihçesi, epidemiyolojisi, etiyolojisi, klinik özellikleri, ayırıcı tanısı ve tedavisini bütüncül olarak değerlendirerek konuya ışık tutmaktır.
İngilizce özet: 
Cyclothymic disorder is one of the most difficult disorder to be recognized and be detailed in the psychiatric area. Cyclothymia begins usually insidiously early ages and according to DSM-IV-TR it is a form of bipolar disorders that is characterized by frequent and short cycles of subsendromal depression and hypomania. However for diagnosis of cyclothymia, it is considered that changes in affectivity, activity and cognition is more illustrative than DSM-IV-TR criteria. Additionally because of the conceptual confusion in the definition of hypomania, some difficulties are seen in diagnosing. Different models have been suggested in the studies for the etiology of cyclothymic disorder. Recently, genetic and family studies are particulary considerable. Results of etiology-oriented studies to suggest that there are some biological associations between cyclothymic disorder and bipolar disorders. Particulary, it has been suggested that cyclothymic mood would be a genetic-familial predisposition for bipolar II disorder. Cyclothymia has been researched insufficently because of the reasons like as; early onset, the difficulties in diagnosis, variety of the clinical appearance, difficulties in the determination of its symptoms, being accepted as a border disorder and rarely seeking for the treatment. However recently, there has been an increasing number of etiology, diagnose validity and reliability-oriented studies. In Turkish literature there are few studies in which cyclothymia is discussed generally. In this paper, our aim is to evaluate and enlighten the history, epidemiology, etiology, differential diagnosis and treatment of cyclothymia in a holistic way.
Yazarlar
0MuratKuloğlukuloglum@yahoo.comAnkara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Psikiyatri Kliniği, Ankara0
4AliÇayköylüAnkara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Psikiyatri Kliniği, Ankara0
1YakupAlbayrakAnkara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Psikiyatri Kliniği, Ankara0
editor: 
3

Psikiyatrik Hastalıklarda Polifarmasi Ne Zaman Akılcıdır?

İngilizce başlık: 
When Is Polypharmacy Rational In Psychiatric Diseases?
Özet: 
Akılcı farmakoterapi öncelikle tek ilaçla tedaviyi öngörmekte ve hastaları en az ilaç ve en düşük maliyet ile etkili ve güvenli bir şekilde kanıta dayalı olarak tedavi edebilmeyi amaçlamaktadır. Seçilecek ilacın kanıt değeri araştırılırken: (1) Dünya Sağlık Örgütü'nün temel ilaç listesi ve buradan yola çıkarak hazırlanan ulusal ilaç formülerleri, (2) ulusal ve uluslararası tedavi kılavuzlarında yer alan ilaçlar, (3) sistematik klinik araştırmalar ile ön plana çıkan ilaçlar (rastgellenmiş kontrollü klinik çalışmalar, meta analizler) ve (4) klinik deneyimlerinizden yararlanmanız kaçınılmazdır. Hedef tek ilaçla tedavi olsa da psikiyatride polifarmasiye sıkça başvurulduğu ve daha da önemlisi son 20 yıllık dönem içerinde polifarmasinin % 30-40 oranlarında yükseldiği bilinmektedir. Polifarmasinin etkililiği ve güvenilirliğine dair yeterinde klinik çalışma olmadığından, bu uygulamada kanıtlardan çok hekimlerin kişisel deneyimlerinin ön plana çıktığı görülmektedir."Akılcı polifarmasi", olası ilaç-ilaç etkileşmelerini ve ilaç maliyetini de ön görerek, hastanın derdine deva olabilecek en yararlı ilaç kombinasyonunun seçilmesi esasına dayanır. Polifarmasinin akılcı bir uygulama olabilmesi için, gerçek anlamda kanıt değeri taşıyan bilgilerin ışığında (1) ilaçlara ait faktörler, (2) hastaya ait faktörler ve (3) hastalığa özel faktörlerin dikkatle değerlendirilmesi yerinde olacaktır.
İngilizce özet: 
Rational pharmacotheraphy primarily considers monopharmacy and aims to treat patients in an effective and reliable way based on evidence, with a minimum number of drugs and at the lowest cost. While investigating the sign of evidence in drug choice, it is inevitable for doctors to use some sources such as (1) World Health Organization's essential list of drugs and national drug formulary, (2) national and international guidelines, (3) randomised controlled clinical trials, meta analyses and, (4) personal clinical experiences. Although rational pharmacotheraphy aims monopharmacy, the use of polypharmacy in the treatment of psychiatric diseases is common and it was shown that polypharmacy increased up to 30-40% in the last 20 years. Since we do not have any sufficient evidence concerning the effectiveness and reliability of polypharmacy, it seems that doctors use their own clinical experiences more than evidence. "Rational polypharmacy" is based on the selection of the most useful drug combinations for patients considering drug-drug interactions and the cost of treatment. It will be conformable to evaluate special factors related with (1) the drugs (2) patients (3) the disease in order accept polypharmacy as a rational application. Taken together, it will be warranted for practitioner to avoid from prescribing the combinations of the drugs which were not shown to be efficient and reliable and, to prefer the drugs which they have the best knowledge about and, to update their information.
Yazarlar
0CananUluoğlu0
editor: 
3

Temporomandibuler Bozuklukların Psikiyatrik Yönü ve Bruksizm

İngilizce başlık: 
Psychiatric Aspects In Temporomandibular Disorders and Bruxism
Özet: 
Temporomandibular bozukluk (TMB), temporomandibular eklem, çiğneme kasları ve ilişkili yapıları ilgilendiren, ağrı ve ağız hareketlerinde kısıtlılıkla seyreden, sık rastlanan bir bozukluktur. Süregen yüz ağrısı yanı sıra, baş ağrısı, kulak çınlaması ve eklem hareketlerinde ağrı yakınması ile başvurular sıktır. Başvurular, diş hekimi, pratisyen hekim, nörolog, fizyoterapi-rehabilitasyon hekimi, anesteziyolog ve psikiyatristlere olabilir. TMB'nin oluş nedeni ile ilgili farklı görüşler bulunmaktadır. Süregen ağrının psikolojik boyutu önceden beri bilinmektedir. TMB'nin somatizasyon ya da somatoform bozukluklar içinde ele alınması ile ilgili tartışmalar sürmektedir. Genel kabul edilen görüş, multidisipliner bir yaklaşımla ele alınması gereken bir işlev bozukluğu olduğu yönündedir. Bruksizm, diş gıcırdatma ve diş sıkma ile belirli bir motor bozukluk olup stresle arttığı bilinmektedir. Öte yandan bruksizmin varlığında TMB belirtilerinin arttığı gösterilmekle beraber, aralarındaki nedensellik net olarak aydınlanmamıştır. Ancak, TMB'de psikojenik etkenlerin varlığı kabul edilmektedir. Bu derleme yazısında, TMB ve bruksizm ile ilgili genel bilgiler, ağrının psikojenik boyutu, eşlik eden psikiyatrik tanılar ve güncel tedavi yaklaşımları literatür ışığında tartışılmıştır. Çalışmada geriye dönük kaynak taraması yapılmıştır. Bu amaçla yeni çalışmalar yanı sıra, genel bilgiler için klasik bilgilerin yer aldığı görece eski tarihli kaynaklardan da yararlanılmıştır. Pubmed ve Google arama motoru kullanılarak, "temporomandibular eklem, temporomandibular bozukluk, (kronik) ağrı, somatizasyon, bruksizm" ile ilişkili anahtar sözcükler tercih edilmiştir. Sonuç olarak, diş sıkma ve çene kaslarında ağrı ile belirli TMB veya ilişkili yakınmalar ile başvuran hastalarda, öncelikle klinik olarak eşlik eden belirtiler de göz önünde bulundurularak, çok yönlü yaklaşımlarla tedavi olanakları sağlanabilir.
İngilizce özet: 
Temporomandibular disorder (TD) is a common disorder and a term used to describe a number of related disorder affecting temporomandibular joint, masticatory muscles and associated structures, all of which have common symptoms such as pain and limited mouth opening. Generally the patients who complaint chronical facial pain, headache, tinnitus and painful temporomandibular joint movements, first seek the care of specialists in general dentistry, general practioners, neurology, physical therapy, anesthesiology or psychiatry. There are different views about etiology of TD. Psychogenic dimensions of chronic pain have been known for a long time. There is still a controversion that TD should be either included as a somatoform or somatization disorder or not. It is generally suggested that the treatment options must be in a multidisciplinary manner. Bruxism is a motor disorder associated with grinding and gnashing of the teeth that increases with stres. Although it has been reported in related literature that symptoms of TD increase with bruxism, the relation between two still remains controversial. However, it is concluded that the psychogenic factors are important in patients with TD. In this review, general information about TD and bruxism, psychogenic dimension of chronic pain, comorbid psychiatric diagnosis and current treatment methods are discussed with the light of previous literature. For this purpose, besides the textbooks with classical general information, PubMed and Google search engines were used and terms such as "temporomandibular joint, temporomandibular disorder, pain (chronical), somatisation, bruxism" were chosen as key words. As conclusion, this article emphasizes the importance of establishing accurate diagnosis and managing interdisciplinary approach to the patients who suffer from TD and related symptoms such as bruxism and orofacial pain.
Yazarlar
3NurperErberkÖzennerberk@superonline.com0
editor: 
3

Yardım Çalışanlarında Travmatik Stres

İngilizce başlık: 
Traumatic Stress in Relief Workers
Özet: 
Travmatik olayların ardından, olaya doğrudan maruz kalanların yanı sıra, tanık olanlar, mağdurların yakınları ve yardım çalışmalarında görev alan kişiler de travmatik stres belirtisi gösterebilir. Bu grupların gösterdiği tepkiler, ilgili yazında ikincil travmatik stres ya da dolaylı travmatizasyon olarak ifade edilmektedir. Yardım çalışanlarının, yaptıkları iş nedeniyle karşı karşıya kaldıkları stres kaynakları göz önünde bulundurulduğunda, bu grubun, travmatik olaylara doğrudan maruz kalanlarınkine benzer stres tepkileri yaşayabilecekleri düşünülmektedir. Bu makalede, yardım çalışanlarında travmatik stres ve ilişkili değişkenlerin, dolaylı travma ya da ikincil travmatik stres konusunda yapılan araştırma bulguları çerçevesinde aktarılması amaçlanmıştır. İlgili yazında ikincil travmatik stres ve yardım çalışanlarında travma sonrası stres konularında yapılmış araştırmalar gözden geçirilmiş ve araştırma bulguları, bu grupta travma sonrası stres belirtileri ve bu belirtileri yordayan değişkenler bağlamında tartışılarak aktarılmıştır. Gözden geçirilen araştırmalar, travmaya dolaylı olarak maruz kalan kişilerin travmatik strese yatkınlığını yordayan çok sayıda değişken olduğunu göstermektedir. Yaptıkları işten kaynaklı olarak travmatik olaylara sürekli maruz kalan, ancak doğrudan travma mağduru olmadıkları için göz ardı edilme olasılığı bulunan yardım çalışanları için, işlev kaybına uğrayacak duruma gelmeden önleyici müdahalelerin belirlenmesi önemlidir. Bu nedenle, dolaylı travmanın neden olabileceği travmatik stresle ilişkili değişkenler ve bu değişkenlerin birbirleriyle ilişkilerinin belirlenerek, bu gruplara uygun ve kültüre özgü modellerin geliştirilmesi önem taşımaktadır.
İngilizce özet: 
Trauma response can be produced by indirect, as well as direct, exposure to an event. In other words, traumatic events may cause stress reactions on witnesses, relatives and friends of the victims, and relief workers, besides the direct victims of the event. In the related literature, the stress reactions of these groups are called secondary traumatic stress or vicarious traumatization. The terms secondary traumatic stress or vicarious trauma are defined as the stress reaction of those who witness or have the knowledge of a traumatic event, or who are involved in the relief operations. The psychological effects of being involved in relief operations are investigated in many studies. When the stressors of emergency work are considered, it can be inferred that emergency workers may show stress reactions similar to that of direct trauma victims. The purpose of this article is to present the traumatic stress in relief workers within the framework of research findings on vicarious trauma and secondary traumatic stress. The research on secondary traumatic stress and posttraumatic stress reactions in relief workers were reviewed in the related literature; and research findings were presented within the framework of predictors of stress symptoms in this group. Research reviewed reveals that there were several variables predicting the traumatic stress vulnerability of the vicariously traumatized individuals. It is crucial to improve the preventive interventions in these groups in order to reduce the negative effects of continuous exposure to traumatic incidents. Therefore, variables related to secondary traumatic stress and the relations of these variables need to be determined to develop culture-specific models appropriate for these groups.
Yazarlar
0BanuYılmaz0
editor: 
3

Yeme Bozukluklarında Beyin Görüntüleme Yöntemleri

İngilizce başlık: 
Neuroimaging Techniques in Eating Disorders
Özet: 
Yeme bozuklukları sıklıkla ergenlik ve genç erişkinlik döneminde ortaya çıkar ve anlamlı mortalite ve morbiditeyle bağlantılıdır. Beyin görüntüleme tekniklerinde son yıllarda görülen gelişmeler yeme bozuklukları alanına da yansımıştır. Yapılan çalışmaların sayısı diğer psikiyatrik bozukluklara göre daha az olduğu halde, sonuçlar yeme bozukluklarında etyopatojenezin daha iyi anlaşılmasına yönelik olarak, olası beyin bölgelerinin saptanması yolunda önemli adımlar atılmasını sağlamaktadır. Anoreksiya nervozada yapılan birçok çalışma hastalık sırasında, iyileşmeyle kısmen düzelen beyaz ve gri cevher hacminde azalma ve beyin omirilik sıvısı (BOS) hacminde artış olduğunu göstermiştir. Benzer örüntüler manyetik rezonans spektroskopi yöntemi ile desteklenmiştir. İşlevsel görüntüleme çalışmaları serotonin reseptör bağlanması, bölgesel serebral kan akımı veya serebral glukoz metabolizması ile ilgili işlevsel bilgi sağlamak için kullanılmıştır. Bu çalışmalarda AN ile singulat, frontal, temporal ve pariyetal korteksin ilişkisi gösterilmiştir. Bu bozuklukların iyileşme sonrası kısmen kalıcı olduğunu destekleyen bazı veriler, bu kişisel özelliklerin yeme bozukluklarının gelişimine yatkınlık oluşturma olasılığını ortaya çıkarmaktadır. Bulimiya nervoza ve tıkınırcasına yeme bozukluğunda yapılan daha az sayıdaki çalışmada benzer beyin bölgelerinde bozukluk olabileceği gösterilmiştir. Bu makalede yeme bozukluklarının etiyolojisine yönelik yapılan araştırmalarda, geliştirilen son tekniklerle giderek önemli yer tutmaya başlayan beyin görüntüleme yöntemlerinin gözden geçirilmesi amaçlanmıştır.
İngilizce özet: 
Eating disorders that are commonly encountered during puberty or early adulthood period, are associated with significant mortality and morbidity. Recent advances in the neuroimaging techniques made an impact on this area. Although research has been limited compared to other psychiatric disorders, results seem promising in paving the way to better understand the etiopathogenesis, by way of identifying the responsible brain regions. Many studies conducted in anorexia nervosa (AN) demonstrated loss of gray and white matter, which partially recuperates during recovery, as well as an increase in the cerebrospinal fluid volume. These findings were supported by similar outcomes from magnetic resonance spectroscopic investigations. Functional imaging methods have been utilized to obtain insight to the serotonin receptor binding, regional cerebral blood flow or glucose consumption. In these studies the association of AN with affected cingulate, frontal, temporal and parietal cortices has been demonstrated. Data supporting partially ongoing malfunction after recovery, suggest the possibility that constitutional features may render the individual liable to the development of an eating disorder. A small number of studies performed on bulimia nervosa and binge eating disorder showed dysfunction in similar brain regions. In this paper, we aim to review the newly developed neuroimaging methods that have gained importance in the field of research conducted on the etiology of eating disorders.
Yazarlar
0EsraGüney0
0AslıÇepikKuruoğlu0
editor: 
3
İçeriği paylaş