Affektif Bozuklukların Genetiği
Ender Taner, Nevzat Yüksel.
Genetik etkinin affektif bozuklukların etiyolojisindeki rolü ile ilgili ilk bulgular, aile, ikiz ve evlatlık çalışmaları ile ortaya konmuş, daha sonra geliştirilen genetik çalışma yöntemleri ile genetik etki araştırılmıştır. Böylece psikiyatrik genetik konusunda 'antisipasyon' (sonraki nesillerde hastalık beklentisinde artma) ve 'kaynak ebeveyn etkisi' gibi yeni sayılabilecek kavramlar bulunmuştur. Hasta bireylerde kontrollere göre daha fazla geniş trinükleotid tekrarlarının saptanması, bipolar affektif bozukluğun etiyolojisinde bunun rol oynayabileceğini ve büyük olasılıkla da antisipasyondan sorumlu olabileceğini göstermektedir. Etkilenmiş annelerden gelen neslin, etkilenmiş babalardan gelen nesile göre belirgin olarak daha fazla hastalanma riskinin olduğu gösterilmiş ve bu durum kaynak ebeveyn etkisi olarak adlandırılmıştır. Kromozomal lokalizasyonu belirlemek için bağlantı analizleri kullanılmış, bu şekilde birçok kromozom üzerinde bağlantı olduğu gösterilmiş, fakat sadece 18. kromozomun ilgili lokusu ile ilişkili bağlantı diğer çalışmalarla da doğrulanmıştır. Diğer kromozomal lokalizasyonlarla ilgili bağlantılar farklı çalışmalarla doğrulanamasa da yanlışlığı da gösterilememiştir. Affektif hastalıkların kompleks kalıtımla geçen genetik bir hastalık olduğu düşünülürse, eldeki tekniklerle heterojen hasta gruplarında tek ve ortak bir kromozomal lokus gösterebilmenin zorluğu anlaşılabilir. Bu sebeple bir ailede belli bir kromozomal lokusta bağlantı saptanabilirken diğer ailelerde gösterilemeyebilir. Daha geniş ve homojen aile ve hasta gruplarının oluşturulmasıyla bu sınırlama aşılabilir. Eldeki bilgiler affektif bozukluklarda genetik etkinin önemli olduğunu göstermekte ve ileriki çalışmalar için cesaret vermektedir.
Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu: Tanı ve Nozolojik Sorunlar
Vedat Şar.
Dissosiyatif kimlik bozukluğu dissosiyatif bozuklukların en ağır ve kronik olanıdır. Bir zamanlar sanıldığının aksine, DSM-IV tanı ölçütlerini tam olarak dolduran biçimi en az şizofreni kadar sık görülen dissosiyatif kimlik bozukluğu son yıllarda ülkemizde geniş araştırmalara konu olmuştur. Ruhsal travma ile yakın ilişkisi olan ve etiyoloji ve tanıyı dikkate alan bir psikoterapi gerektiren bu bozuklukta aşırı ve anlamsız ölçüde deskriptif eştanıya rastlanmaktadır. Bu durum dissosiyatif kimlik bozukluğunun hiyerarşik yaklaşımla üsttanı sayılmasını gerektirmekte ve sınıflandırma sistemlerinde önemli değişiklikler yapılması gereğine işaret etmektedir. Dissosiyatif kimlik bozukluğu günümüzde geçerli psikiyatrik sınıflandırma ve nozolojinin önemli eksikliklerine dikkat çekmektedir.
Çekingen Kişilik Bozukluğunun Klinik Özellikleri ve Tedavisi
Levent Sevinçok, Ferhan Dereboy, Çiğdem Dereboy.
Çekingen kişilik bozukluğu (ÇKB) konusunda şimdiye dek az sayıda çalışma yayınlanmıştır. ÇKB'nun, sosyal fobi (SF) ve bazı kişilik bozukluklarıyla ortak özellikleri vardır. ÇKB'nin tedavisi konusunda yeterli bilgi birikimi olmaması ve diğer bozukluklarla arasındaki bu örtüşme nedeniyle ÇKB'nin tedavi stratejisi daha çok, SF gibi ortak özellikler taşıdığı diğer bozuklukların tedavileriyle belirlenmiştir Bu yazıda ÇKB'nin klinik özellikleri ve tanısal sorunları hakkında bilgi sunulmuştur. Bunun yanı sıra özellikle SF ile ilişkisi göz önüne alınarak ÇKB'deki farklı tedavi yaklaşımları tartışılmıştır.
Şizofreni Nörobiyolojisine Kısa Bir Bakış
Murat Rezaki.
Bu kısa gözden geçirmede belki de psikiyatri tarihinin en hızlı gelişen alanlarından biri olan şizofreni nörobiyolojisi hakkında bir izlenim sunulmaya çalışılmıştır. Şizofreni kliniğinin ortaya çıkışında rol alan temporal loblar ve prefrontal korteks ile ilgili anatomik bulgular kısaca özetlenmiş, ardından şizofrenide nörotransmiter sistemleri ile ilgili bulgulardan dopamin, serotonin ve glutamat üzerinde durularak söz edilmiştir. Bugün bildiklerimiz biraraya getirildiğinde şizofreni patofizyolojisinin anlaşılmasında uzun, ama umut verici bir yolun başında olduğumuz görülmektedir.
Çocuk ve Ergen Nöropsikiyatrik Bozukluklarında Sinir Sistemi Görüntülenmesi
Selahattin Şenol, Hülya Eltutan Öncüloğlu.
Sinir sistemi görüntülenmesi ile ilgili teknikler radyasyonla karşılaşmayı gerektirdiğinden araştırmalarda denek güvenliği sorunu oluşturmuşlardır. Bu nedenle çocuk ve ergenlerin nöropsikiyatrik bozukluklarında erişkinlere kıyasla sınırlı sayıda çalışmada kullanılmışlardır. Magnetik rezonans görüntülemesi gibi bazı yöntemlerde güvenliğin sağlanması ile artık çocuklarda da beyin yapısı ve işlevleri daha fazla çalışılabilmektedir. Bu yazıda çocukluk ve ergenlik döneminde başlayan nöropsikiyatrik bozukluklar konusunda sinir sistemi görüntüleme teknikleri ile elde edilen bilgiler aktarılacaktır. Disleksi, zeka geriliğine neden olan bazı hastalıklar (frajil X sendromu, Down sendromu), Rett sendromu, otizm, obsesif-kompulsif bozukluk, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, Tourette sendromu ve şizofreni konusundaki görüntüleme teknikleri ile elde edilen araştırma sonuçları özetlenecektir.
İki Uçlu Duygudurum Bozukluğunda HLA Antijenlerinin Rolü
Alp Üçok, Uğur Akar, Güliz Özgen Üçok.
Bu araştırmada ikiuçlu duygudurum bozukluğu hastalarıyla ruhsal hastalık öyküsü bulunmayan sağlıklı kontrol grubu arasında HLA antijenlerinin sıklığı karşılaştırılmıştır. Iki uçlu duygudurum bozukluğu tanısı DSM-III-R ölçütlerine göre konmuştur. 50 ikiuçlu duygudurum bozukluğu hastası ile 100 kişi kontrol grubunda HLA A, B, C, DR ve DQ antijenlerinin sıklığı karşılaştırılmıştır. HLA B7, DR11 ve DQ 7 antijenlerine ikiuçlu duygudurum bozukluğu grubunda daha sık rastlanmıştır. Bu sonuçlar en azından bazı HLA antijenlerinin duygudurum bozukluklarıyla ilişkili olabileceğini düşündürmektedir.
Türkiye ve Fransa'da Obsesif Kompulsif Bozukluk Tanısı Alan Hastaların Sosyodemografik, Klinik ve Görüngüsel Özelliklerinin Karş
A. Ertan Tezcan, Bruno Millet, Murat Kuloğlu.
Çalışmamızda, Elazığ ve Paris gibi; psikososyal ve kültürel koşulların çeşitli yönlerden birbirine zıt olduğu ortamlarda obsesif kompulsif bozukluk tanısı alan hastaların; sosyodemografik, klinik ve görüngüsel özelliklerinin karşılaştırılarak kültüre özgü farklılıklarının irdelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Paris Hospitalo-Universitaire de Sainte-Anne psikiyatri kliniklerine ilk kez başvuran, DSM-IV tanı ölçütlerine göre OKB tanısı konulan 30'ar, toplam 60 hasta alındı. Hastalara DSM-IV tanı kriterlerine göre OKB dışındaki 1. eksen tanıları belirlenerek sosyodemografik ve klinik özelliklerini irdelemeyi amaçlayan bir form uygulandı. Fransız hastaların öğrenim düzeyi Türk hastalardan anlamlı şekilde yüksekti. Mesleki yönden Türk hastalarda ev kadını ve memur olanlar, Fransız hastalarda işçi ve serbest çalışanlar çoğunlukta idi. Türk hastalarda evli, Fransız hastalarda bekar olanlar çoğunluktaydı. Türk hastalarda OKB'ye depresif bozukluklar, Fransız hastalarda alkol kötüye kullanımı istatistiksel farklılık oluşturacak şekilde eşlik etmekteydi. Kirlilik, kir ve pislik bulaşması konulu obsesyonlar ve temizlik-yıkama kompulsiyonları her iki hasta grubunda da en sık tanımlanan obsesyon ve kompulsiyonlardı. Türk kadın hastalarda; kir-pislik bulaşması obsesyonları ve temizlik yıkama kompulsiyonları, erkek hastalarda dinsel obsesyonlar ve dua kompulsiyonları, Fransız erkek hastalarda zarar verme obsesyonları istatistiksel açıdan anlamlı olarak yüksek bulundu.
Klinik ve Terapi Sürecinin Kendilik Psikolojisi Açısından Değerlendirilmesi: Bir Ergen Olgu Sunumu
Elvan Karacan, Cüneyt İşcan, Şahnur Şener.
Günümüzde psikoterapi alanında farklı kuramlar ve uygulamalar kullanılabilmektedir. Bir terapi süreci tek bir kurama bağlı olarak sürdürülebileceği gibi eklektik bir yaklaşım da tercih edilebilmekte ve kuramsal olarak değişik açılardan ele alınabilmektedir. Ergen terapisinde de olgunun klinik tablosu ve terapi süreci farklı temellere dayandırılabilmektedir. Bu yazıda Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatrisi bölümünde yaklaşık 2 yıl psikoterapisi yürütülmüş bir olgunun klinik tablosu ve terapi süreci aktarılacaktır. Olgu kendilik psikolojisi kuramı açısından tartışılacaktır.
Klinik Araştırmalarda Etik Sorunlar
Yasemin Oğuz.
Bilimsel bilgi üretiminin temel yöntemi olan araştırma ve onun tıptaki izdüşümü olan klinik araştırmalar, çeşitli etik sorunlara yol açabilir. Bu makalede klinik araştırmaların yürütülmesi sırasında ortaya çıkan etik sorunlarla birlikte, genel olarak araştırmacıların bilim ahlâkı açısından olumsuz davranışlarına da değinilecektir. Etik açıdan değerlendirildiğinde "iyi" araştırmanın temel özellikleri vurgulanacaktır. Bunlar arasında, araştırılmaya değer bir sorunun belirlenmiş olması, uygun yöntemin seçilmiş ve yetkin bir biçimde uygulanmış olması, araştırmaya katılan deneklerin korunması ve denek haklarına saygı gösterilmesi sayılabilir. Bunun dışında bir araştırmacıyı bilim ahlâkı açıdan konumlandıran kimi edimlere de değinilecektir. Bunlar arasında, yapılmamış araştırmaların yayınlanması, verilerin değiştirilmesi ya da başkasının verilerinin çalınması sayılabilir. Bu yazının kısıtlı çerçevesi içinde bilim açısından olduğu kadar, etik açıdan da yetkin bir araştırmacının portresi oluşturulmaya çalışılacaktır.
Ergenlik ve Psikanaliz
Talat Parman.
Psikanaliz ve ergenlik bilimi aynı tarihte ortaya çıkmalarına karşın aralarındaki ilişki oldukça karmaşıktır. Psikanalizin ilk yıllarında ergenlik sorunlarında pedagojik yaklaşıma önem verilirken, son otuz yılda psikiyatrik yaklaşım ön plana geçmiştir. Bu yazıda ergen psikanalizi tarihinin kısa bir özeti yapılmaya ve önemli yazarların görüşlerine yer verilmeye çalışılmıştır.